RSS

Ölümün Gerçek Yüzünü Bilerek Yaşamanın Önemi

Ölüm, Kuran ahlakından uzak yaşayan insanların düşünmekten ve konuşmaktan kaçındıkları bir konudur. Bu kişiler, ölümün ardından dünya hayatlarında bağlandıkları herşeyden uzaklaşacaklarını, Allah (cc)'a hesap vereceklerini, cennetin ve cehennemin varlığını akıllarına getirmek istemezler. Çoğu zaman ölümün hep belirli bir yaştan sonra başlarına geleceğine ve o yaşa ulaşana kadar da önlerinde çok uzun bir vakit olduğuna kendilerini inandırırlar. Etraflarındaki pek çok şey bu insanlara sürekli ölümü hatırlattığı halde tüm bunları anlamazlıktan gelirler. Oysa ölüm her insanın bir adım ilerisindedir. İnsan bir an "yaşıyorum" derken göz açıp kapama vakti kadar kısa bir süre sonra karşısında canını almak üzere gelmiş ölüm meleklerini bulabilir. İşte o andan itibaren sonsuz yaşamını kurtarmak için yapabileceği hiçbir şey yoktur. Gaflet içinde geçirdiği bir ömrü telafi etmesi mümkün değildir.



İnsanlar ölüme karşı birtakım tedbirler alarak ondan kaçabileceklerini sanırlar. Fakat insan nerede olursa olsun, yanında kimler bulunursa bulunsun, ne kadar korunaklı bir yapıda yaşarsa yaşasın ölümden kaçması mümkün değildir. Allah (cc) bu gerçeği Kuran'da şöyle haber vermiştir:



"De ki: "Elbette sizin kendisinden kaçmakta olduğunuz ölüm, şüphesiz sizinle karşılaşıp-buluşacaktır. Sonra gaybı da, müşahede edilebileni de bilen (Allah)a döndürüleceksiniz; O da size yaptıklarınızı haber verecektir." (Cuma Suresi, 8)



İnsanın etrafında her an gelişen ölüm olayları, yakınlarının yavaş yavaş dünyadan ayrılması, ölümden kimsenin kaçamadığının açık bir delilidir. Genç, yaşlı, zengin, fakir, güzel, çirkin demeden ölümün insanı her zaman ve her yerde bulduğunu bilmek ise, insanın bu dünyaya bağlanmamasını ve asıl olarak ölümden sonraki sonsuz yurda hazırlık yapması gerektiğini anlamasını sağlamalıdır. Değerli İslam büyüğümüz İmam Gazali de ölümün gerçek yüzünü şöyle tarif etmiştir:



Şunu kesin bir şekilde bil ki: Ölüm ve ölüm sonrası diriliş tıpkı uyku ve uyku sonrası uyanma gibi senin iki konumunu yansıtır. Yakin gözü ve basiret nuruyla bu hakikatleri görecek istidatta değilsen bari söylenenlere kalben inan, zamanlarını, soluklarını denetim altında tut, göz açıp kapayacak kadar bir süre bile Allah'tan gaflet etme, bütün bunları yapsan bile yine de büyük bir tehlike içinde olduğunu unutma. Ya bunlara dikkat etmezsen halin nice olur? (İhya'u Ulum'id-Din, 4. Cilt, İmam Gazali, s. 360)



Ölüm, insanların dünyada yaptıkları herşeyin hesabını verip, sonsuz hayatlarını sürdürmek için yerleşecekleri mekana bir geçiştir. İnsanların sadece bedenleriyle ve dünya ile bağlantılarının kesildiği an olan ölüm, asla herşeyin sonu değil, aksine herşeyin ve asıl hayatın başlangıcıdır.



Allah (cc) dünyada insanlara ölümü sürekli hatırlatmış, dünyanın geçiciliğini göstermiş, sonsuz hayatın varlığını ve bu hayata hazırlık yapılması gerektiğini anlatan elçilerini ve herşeyin bir açıklayıcısı olarak Kuran'ı göndermiştir. Rabbimiz insanların da yaşamlarını tüm bu uyarılara ve hatırlatmalara göre düzenlemelerini istemiştir. İşte ölüm anı, hesap gününün başlangıcıdır. Bu gerçeği düşünmek, her insanı sonsuz hayatında hesabını rahatlıkla verebileceği bir ahlakı yaşamaya yöneltir. İnsanın kurtuluşunu sağlayacak olan Allah (cc)'ın rızası da ancak böyle bir şuur açıklığıyla kazanılabilecektir.



Dünyada bu gerçekten gafil yaşayan insanların ahiretteki durumları Kuran'da şöyle bildirilir:



"Sonunda, onlardan birine ölüm geldiği zaman, der ki: "Rabbim, beni geri çevirin." "Ki, geride bıraktığım (dünya)da salih amellerde bulunayım." Asla, gerçekten bu, yalnızca bir sözdür, bunu da kendisi söylemektedir. Onların önlerinde, diriltilip kaldırılacakları güne kadar bir engel (berzah) vardır. " (Müminun Suresi, 99-100)



İman eden her insan, ölüm gerçeğini samimi olarak düşünerek, pişmanlığın ve tevbenin fayda etmeyeceği hesap günü gelmeden önce Allah (cc)'ın razı olacağı bir insan olmak için daimi bir gayret göstermelidirler.. .

Samimi İmanın Karşısındaki Büyük Tehlike: Şirk

Birçok insan şirkin, samimi imanın yaşanmasını engelleyen büyük bir tehlike ve Allah (cc) Katında affedilmeyecek bir günah olduğunu bilir. Ama çoğu insan kendisini bu durumdan müstağni görür. Müşriklerin, yani şirk koşan kimselerin, sadece taştan ya da tahtadan oyulmuş heykellere ve putlara ibadet eden insanlar olduklarını sanır. Kimileri de müşriklerin, sadece Peygamberimiz (sav)'den önce Kabe'deki putlara tapan cahiliye Arapları ve onlara benzer ilkel putperestler olduğunu düşünür.


Oysa şirk, sadece bazı eşyalara ya da putlara tapmakla sınırlı bir kavram değildir. İnsanın Allah (cc)'tan başka medet umduğu, rızasını aradığı her varlık, Allah (cc)'ın rızasına tercih ettiği herşey, Allah (cc)'tan başka bir ilah edinmesi demektir (Allah (cc)’ı tenzih ederiz). Bu nedenle şirki uzak görmemek, aksine insanın çok yakınında olabileceğine ihtimal vermek gerekir. Çünkü bu, Allah (cc)'a karşı işlenebilecek en büyük suçlardan biridir. Çünkü Allah (cc) ile birlikte başka bir ilah edinerek O'na ortak koşmak, büyük bir iftiradır (Allah (cc)’ı tenzih ederiz). İşte bu yüzden Allah (cc) Kuran'da şirkin büyük bir sapkınlık olduğunu; dilediği günahı affedeceğini, ancak şirki affetmeyeceğini bildirmiştir. Allah (cc) bir ayette şöyle buyurmaktadır:



"Hiç şüphesiz, Allah, Kendisi'ne şirk koşanları bağışlamaz. Bunun dışında kalanlar ise, (onlardan) dilediğini bağışlar. Kim Allah'a şirk koşarsa elbette o uzak bir sapıklıkla sapmıştır. " (Nisa Suresi, 116)



Allah (cc)'ın bu konuda bildirdikleri, şirkten sakınmanın önemini çok açık bir şekilde ortaya koymaktadır. Allah (cc)'ın bağışlamayacağını bildirdiği, sapkınlık olarak nitelendirdiği bir günah elbette ki Müslümanların en çok kaçınacakları durumdur. Kuran'ın pek çok ayetinde Allah (cc) müminleri şirke karşı uyarmış, onları bu büyük kötülükten önemle sakındırmıştır. Hz. Lokman'ın oğluna verdiği, "Ey oğlum, Allah'a şirk koşma. Şüphesiz şirk, gerçekten büyük bir zulümdür" (Lokman Suresi, 13) şeklindeki öğüt de, Kuran'daki şirkten sakındıran ayetlerden biridir. Şirkin bu derece önemli bir konu olmasının bir diğer sebebi ise, insanın amellerinin boşa gitmesine ve hüsrana uğramalarına neden olmasıdır. İnsanlar Kuran'da bu duruma karşı şöyle uyarılmaktadırlar:



"Andolsun, sana ve senden öncekilere vahyolundu (ki): Eğer şirk koşacak olursan, şüphesiz amellerin boşa çıkacak ve elbette sen, hüsrana uğrayanlardan olacaksın. " (Zümer Suresi, 65)



Tüm bu ayetlerden açıkça anlaşıldığı gibi, Allah (cc)'a şirk koşmak son derece tehlikeli, insanı cehenneme kadar sürükleyebilecek bir günahtır. Bu nedenle Allah (cc)'tan korkan ve O'nun cennetini uman bir kişinin bu tehlikeye karşı dikkatli olması gerekir. Ancak dikkatli olabilmek için de öncelikle şirki tanımak, nelerin şirkin kapsamına girdiğini bilmek gerekir. Bunu bilen insan Allah (cc) korkusuna sahipse, bu günahı işlemekten şiddetle sakınacaktır.



Ancak şunu da hatırlatmak gerekir ki kişinin bu tehlikeyi kendisinden uzak görmesi, şirkin kendisi için bir tehlike olmadığını düşünmesi ona çok büyük zarar getirebilir. Çünkü böyle bir insan konuyu düşünmeye dahi gerek görmeyecek, konu hakkında anlatılanları, verilen örnekleri üzerine almayacak ve dolayısıyla eğer şirk içinde yaşıyorsa, böyle yaşamaya devam edecektir. Bunun sonucunda ise şirk içinde ölecek ve Allah (cc)'ın huzuruna böyle bir günah ile çıkacaktır. Bu ise, hiçbir Müslümanın istemeyeceği bir durumdur.



Bu nedenle yapılması gereken herkesin şirk üzerinde samimiyetle düşünmesi ve bu konuda Kuran'da bildirilen hatalara düşmekten, hatta şirki andırır bir tavır sergilemekten dahi şiddetle kaçınmasıdır. İnsanın olası hataları baştan reddetmek yerine, her zaman her konuda eksik ya da hatalı olabileceğine ihtimal vermesi, Allah (cc)’ın izniyle her zaman kazançlı çıkmasına vesile olacaktır...

Kuran'da Tarif Edilen Güçlü Allah Korkusu

Allah korkusu, bir insan için hem imanının çok keskin bir göstergesi hem de onun ebedi hayatını belirleyecek çok önemli bir özelliktir. İnsan, ancak ve ancak Allah’tan korkup sakınırsa kurtulacaktır.

Herşeyden önce iyi bilinmelidir ki, Allah korkusu birtakım cahil insanların sandıkları gibi, yalnızca peygamberlere ya da evliyalara has özel bir üstünlük değil, tüm iman edenlerin kalplerinde taşıdıkları ve diğer tüm insanların da taşımaları gereken büyük bir nimettir. Yüce Rabbimiz Kuran’da şu şekilde emretmiştir:



"Ey iman edenler, Allah’tan korkun. Herkes yarın için neyi takdim ettiğine baksın. Allah’tan korkun. Hiç şüphesiz Allah, yaptıklarınızdan haberdardır. " (Haşr Suresi, 18)



Mümin her konuda olduğu gibi Allah’ın bu emrini de kayıtsız şartsız yerine getirmeye çalışır. Allah’tan korkmanın, tıpkı namaz kılmak, oruç tutmak gibi “farz kılınmış” bir ibadet olduğunu bilir ve bu ibadeti en güzel biçimde yerine getirmeye çalışır. Bununla birlikte, Allah Kuran’da insanın neden Kendisi'nden korkması gerektiğinin hikmetlerini de ayrıntılı olarak bildirmiştir.



Gücünün Yettiği Kadar Allah’tan Korkmak



Allah Kuran’da insanlara sonsuz kudretini, makamının yüceliğini ve üstünlüğünü, iman etmeyenler için hazırladığı azabın şiddetini ve büyüklüğünü detaylı olarak anlatmıştır. Artık bundan sonra kişiye düşen bu gerçekleri samimi olarak ve derin derin tefekkür etmesi, niyetinde ve yaptığı işlerde hep bu gerçeklerin bilincinde bir tavır göstermesidir. Bunu da ayette bildirildiği gibi gücünün yettiği derecede yapmaya çalışmalıdır.



"Öyleyse güç yetirebildiğiniz kadar Allah’tan korkup-sakının, dinleyin ve itaat edin..." (Tegabün Suresi, 16)



Her insan gücünün yettiğince Allah’ın büyüklüğünü takdir etmeli, gücü yettiğince Rabbimiz'in azabının -cehennem azabının- büyüklüğünü ve boyutlarını tefekkür etmelidir. Bunun sonucunda kalbinde doğal olarak Allah korkusu oluşacaktır. Böylece mümin Kuran’da emredilen ibadetleri yapmamaktan, haram kılınan şeyleri ise yapmaktan gücü yettiğince korkup sakınacaktır.



Burada belirtilmesi gereken çok önemli bir nokta daha vardır: Allah korkusu, elde edilmesi zor olan, birtakım aşamalardan geçerek kazanılacak bir his değildir. Aksine şuuru açık, düşünen her insanın, aksi mümkün olmayacak şekilde derinden hissettiği bir duygudur. Bir insanın gerçek Allah korkusunu elde edebilmesi için tek bir samimi tefekkürü bile yeterli olabilir. Kişi yalnızca bir an ölümü, ölümden sonra karşılaşacaklarını düşünüp, Allah’a karşı saygı dolu bir korku hissedebilir. Bu, tamamen insanın düşünmesine ve aklını kullanmasına bağlıdır.



İçi Saygı ile Titreyerek Korkmak



Allah korkusunun diğer dünyevi korkularla karıştırılmaması gerekir, Yüce Rabbimiz, Kuran’da Kendisi'nden korkan bir müminin hislerini ve ruh halini detaylı olarak bildirmiştir. Müminin Allah korkusu başka hiçbir korkuya benzemeyen, son derece içli ve saygı dolu bir korkudur. Bu korku diğer korkular gibi insana sıkıntı ve azap veren bir korku türü değildir. Tam tersine, insana kulluğunu ve aczini hatırlatan, onun aklını ve şuurunu açıp geliştiren, insanı çok üstün bir ahlak seviyesine ulaştıran bir korkudur. Bu korku müminin ahirete olan özlemini artıran, ümit ve şevkini körükleyen bir korkudur. Allah korkusu, müminin Allah’a olan yakınlığını ve sevgisini kat kat artıran, ona büyük manevi hazlar yaşatan asil bir duygudur. Kuran’da iman edenlerin taşıdıkları bu içli ve saygı dolu korkudan pek çok ayette bahsedilir:



"Gerçek şu ki, Rablerinden gayb ile (O’nu görmedikleri halde) içleri titreyerek-korkanlara gelince; onlar için bir bağışlanma ve büyük bir ecir vardır. " (Mülk Suresi, 12)



"... Rablerinden içleri saygı ile titrer, kötü hesaptan korkarlar. " (Rad Suresi, 21)



"Ki onlar (o peygamberler) Allah’ın risaletini tebliğ edenler, O’ndan içleri titreyerek-korkanlar ve Allah’ın dışında hiç kimseden korkmayanlardır. Hesap görücü olarak Allah yeter. " (Ahzab Suresi, 39)



Umutla Beraber Korku Duymak



Mümin Allah’tan korkarken Allah’ın şefkatini, merhametini, bağışlayıcılığını, O’nun lütfeden, tevbeleri kabul eden olduğunu da hatırından çıkarmaz. Bu da onun korkarken, bir yandan da içinde çok şiddetli bir umut taşımasına sebep olur. İçindeki Allah korkusu, Allah’ın bu sıfatlarını da çok derin ve geniş bir biçimde tefekkür etmesine, Allah’ın üstünlüğünü ve büyüklüğünü çok daha iyi takdir edebilmesine, dolayısıyla Allah’a daha fazla yakınlaşmasına vesile olur. Allah’ın merhametinin, şefkatinin, bağışlamasının büyüklüğünü daha iyi idrak eder.



İşte gerçek mümin Allah’a korku ve umut dolu bir ruh hali içinde yönelir ve dua eder:



"Onların yanları yataklarından uzaklaşır. Rablerine korku ve umutla dua ederler ve kendilerine rızık olarak verdiklerimizden infak ederler. " (Secde Suresi, 16)



Bu da Allah korkusunun hiçbir zaman ümitsizliğe, karamsarlığa düşürmeyen bir duygu olduğunun göstergesidir. Müminlerin sürekli bir umut içinde olmaları gerektiği Kuran’ın pek çok yerinde şu şekilde bildirilmiştir:



"... O’na korkarak ve umut taşıyarak dua edin. Doğrusu Allah’ın rahmeti iyilik yapanlara pek yakındır. " (Araf Suresi, 56)



Umutsuzluğun ise inkar edenlerin bir vasfı olduğu bir Kuran ayetinde şöyle bildirilmiştir:



"Allah’ın ayetlerini ve O’na kavuşmayı ‘yok sayıp inkâr edenler’; işte onlar, Benim rahmetimden umut kesmişlerdir; ve işte onlar, acı azab onlarındır. (Ankebut Suresi, 23)



Hesap Gününden Önce



Hesap günü yaşanacak olayları düşünüp de korkuya kapılmamak mümkün değildir. Fakat bu korku yalnızca iman edenlere özgü bir korkudur. Çünkü Allah’ın pek çok ayette tarif ettiği imtihan ortamının, yazıcıların, şahitlerin ve herkesin biraraya getirilip toplanacağı hesap gününün kesin bir gerçek olduğuna ancak müminler kayıtsız şartsız inanırlar ve kötü bir sonla karşılaşmaktan korkarlar. Sizin de yaptığınız herşey, her an kayda geçiyor; bunları okuduğunuz an da buna dahil. Hızla Allah’a hesap vereceğiniz güne doğru yaklaşıyorsunuz. Gelin siz de Allah’tan korkun ve Allah’ın hoşnutluğunu kazananlardan olun..

Şeytandan Allah'a Sığınmak

”Eğer sana şeytandan yana bir kışkırtma (vesvese veya iğva) gelirse, hemen Allah'a sığın. Çünkü O, işitendir, bilendir. (Allah'tan) Sakınanlara şeytandan bir vesvese eriştiğinde (önce) iyice düşünürler (Allah'ı zikredip-anarlar), sonra hemen bakarsın ki görüp bilmişlerdir. (Şeytan'ın) Kardeşleri ise, onları sapıklığa sürüklerler, sonra peşerini bırakmazlar.” (Araf Suresi, 201-202)



Şeytan müminlerin zihnini boş düşüncelerle oyalamaya çalışır. Amacı, iman eden kimseleri meşgul edip, Allah'ın rızasını kazanabilecekleri faydalı işler yapmalarını engellemektir.



Mümin, her an Allah’ın hoşnutluğunu aramaya yönelik bir gayret içerisindedir. Yaptığı her işi, “imkanım, aklım, gücüm, sağlığım yerindeyken en iyisini yapayım ki Allah'ın rızasını kazanabileyim” diye düşünerek yapar. İşte şeytan, bu hayırlı işlerden alıkoyabilmek için çeşitli vesveselerle müminin aklına girmeye çalışır.



Bu vesveseler genellikle ahireti unutup, dünyevi detaylara dalma eğiliminde olan kişilerde daha etkili olur. Çünkü şeytan gurur, kıskançlık, hırs, enaniyet gibi tamamen dünyaya yönelik hislerle insanı kandırır. Halbuki Allah rızası için salih amellerde bulunan ve ahireti hedefleyen bir insanın enaniyet veya hırs yapması çok anlamsızdır. Bu tip hisler tamamen şeytanın oyunudur. Mümin böyle bir vesveseye karşı hemen şeytandan Yüce Allah’a sığınmalıdır. Ardından Allah’ın ayette bildirdiği gibi iyice düşünüp, Allah’ı zikretmelidir. Ayette geçen “sonra hemen bakarsın ki görüp bilmişlerdir” sözleriyle Rabbimiz, böyle bir ahlak göstermenin müminin aklını ve vicdanını açacağını bildirmektedir. Allah'ın Kuran'da gösterdiği bu kesin çözüme uymayıp bile bile Allah’a sığınmaktan kaçınan ve ısrarla vesvesenin içine dalan kişiler ise, yine ayette bildirildiği gibi şeytanın peşine takılıp, doğru yoldan uzaklaşırlar.



İnsanın, şeytanın bu oyununu görmesi ve buna Kuran ahlakı ile karşı koyması son derece önemlidir. Aksinde kendisini bile bile dünyada ve ahirette zarar uğratacak bir bir sistemin içerisine sokmuş olur. Bunun yerine Allah'ın bildirdiği çözüme uyması ve şeytanın tuzağını geçersiz hale getirmesi ise çok kolaydır. Bu ahlak Allah'ın izniyle kişiye dünyada ve ahirette hem Allah'ın rızasının hem de tüm nimetlerin kapısını açacaktır.. .

KURAN’DAN YÜZ ÇEVİRENLER

Bir an için hayatınız boyunca en çok sahip olmak istediğiniz imkanın size sunulduğunu, fakat sizin bu teklifi değerlendiremeyip, geri çevirdiğinizi düşünün. Hayatınızı tamamen değiştirebilecek bu yanlış karardan sonra kimbilir ne kadar büyük bir pişmanlık yaşar, o an geri dönüp kararınızı değiştirebilmeyi ne kadar çok istersiniz. Ama artık çok geçtir ve zamanı geriye çevirmek mümkün değildir. Yapılacak en akılcı şey bundan sonra benzer bir hataya düşmemek için tedbir almaktır. Bu yanlış kararı almanızda etkisi olan kişileri düşünür, bir daha bu tarz kimselerin etkisi altında kalmamaya kendi kendinize söz verirsiniz.

Şu anda da birçok insan için bu durum geçerlidir. Dünya üzerindeki tüm insanların önüne, dünyadaki en büyük fırsatla dahi kıyas edilemeyecek kadar büyük bir imkan sunulmuştur. İnsanların büyük bir bölümü ise bu büyük imkanı görmezden gelmekte, akıl ve vicdanlarıyla değerlendirmeyip geri çevirmektedirler. Allah yeryüzündeki tüm insanlara hem dünyada güzellik, iyilik, adalet, eşitlik, bolluk, refah ve huzur dolu bir hayat, hem de ahirette insanın aklının dahi alamayacağı nimetlerin en güzelleri içinde, ebedi bir yaşam vaat etmektedir. Bu davet, Allah'ın elçileri ve insanlara bir rehber olarak indirdiği kutsal kitapları aracılığı ile tarih boyunca istisnasız tüm insanlara yapılmıştır.



Peygamberimiz Hz. Muhammed (sav)'in de Kuran aracılığıyla tüm insanlara yaptığı bu davet, hakkıyla takdir edebilenler için, önemli bir fırsat, çok büyük bir lütuf ve Allah'tan bir nimettir. Vicdan ve akıl sahibi her insandan beklenen ise böylesine büyük bir fırsatı dikkatle değerlendirmek, önem vererek düşünmek ve bu fırsattan gerektiği gibi istifade etmektir. Aksi bir tutum, yani Kuran'da bildirilen gerçekleri göz ardı etmek, dinlememek ve düşünmemek ya da bu gerçeklerden inkar ederek kaçmak ise, ahiret gününde başta verdiğimiz örnekle kıyaslanamayacak kadar büyük bir pişmanlığa sebep olacaktır. Üstelik bu, hiçbir şekilde telafi edilemeyecek, geri dönülemeyecek bir pişmanlıktır.


Allah'ın davetine bugün icabet etmeyenler, o zorlu gün geldiğinde "… Keşke (dünyaya bir daha) geri çevrilseydik de Rabbimiz’in ayetlerini yalanlamasaydık ve müminlerden olsaydık" (Enam Suresi, 27) derler. Ama artık pişman olmak için çok geçtir. O gün, her insan için dünya hayatları boyunca yapıp ettikleriyle ilgili hüküm verilmiş, herkes alacağı karşılığı almıştır.



Ancak dünya hayatındaki bu kaçışın üzerinde en çok durulması gereken yönü, insanların içinde ne yazdığını dahi bilmeksizin Kuran okumaya, öğrenmeye ve dinlemeye karşı direnmeleri, Kuran'dan yüz çevirmeleridir. İnsanların büyük bir bölümü Allah'ın kendilerini nasıl bir hayata ve nasıl bir ahlaka davet ettiğini bilmeden, sahip oldukları ön yargılar nedeniyle, Kuran ayetlerinden kaçarlar. Tarafsız ve ön yargısız bir şekilde değerlendirmez ve elçilerin davetini reddederler. Bu red, insanları büyük bir yıkıma götüren ilk adımdır. Ancak insanların büyük bir bölümü, içinde bulundukları şiddetli gaflet hali ve fikri saplantı nedeniyle bunun farkında dahi değildirler.



Bu sitenin hazırlanma amacı insanları, kendilerini dünyada ve ahirette çok büyük bir kayba uğratacak bu ön yargılı bakış açısına karşı uyarmaktır. Geçmişteki tüm salih müminlerin yaptığı gibi, iman eden ya da etmeyen herkesi her türlü ön yargıdan, ezberlenmiş bilgiden, fikri saplantıdan arınmış bir şekilde Kuran okumaya, Allah'ın ayetleri üzerinde düşünmeye davet etmektir. Ancak bu uyarma ve hatırlatma, sadece Allah'ı ve Kuran'ı inkar edenler için değil, aynı zamanda iman ettikleri ni söyledikleri halde Kuran ahlakını gereği gibi yaşamayan kimseler için de geçerlidir.



Geçmişte yaşamış tüm peygamberler de gönderildikleri toplulukları Allah'a iman etmeye ve hak dine uymaya davet ettiklerinde çok büyük bir direnme, inkar ve redle karşılaşmışlardır.



Bu bakımdan sitede anlatılacak olan tüm örneklerin, tarih boyunca bütün hak kitaplar için geçerli olduğu ve her elçinin benzer cevaplarla karşılaştığı unutulmamalıdır. Dolayısıyla bizim bu sitede "Kuran'ı dinlemeyenler", "Kuran'dan kaçanlar" olarak tarif edeceğimiz kişiler, geçmişte yaşamış tüm elçilere, tüm hak kitaplara karşı benzer tavırlar gösteren, iman etmekte direnen, gerçeklerden kaçan kimseleri de ifade etmektedir.



Amacımız henüz daha vakit varken, insanları yeniden Kuran'da bildirilenler üzerine düşünmeye sevk etmek, Allah'a teslim olmaya davet etmektir. Ayrıca Allah'ın Kuran'da haber verdiği, "Kim Allah'a davet edene icabet etmezse, artık o, yeryüzünde (Allah'ı aciz bırakacak değildir ve onun O'ndan başka) velileri yoktur. İşte onlar, apaçık bir sapıklık içindedirler" (Ahkaf Suresi, 32) ayetindeki hükmü bir kez daha hatırlatmaktır.

KURAN'DAKİ GERÇEKLERDEN NEDEN KAÇARLAR?

İnsan doğduğu andan itibaren öğrenme isteği içinde çevresini araştırır durur. Çocukluk döneminde gördüğü, duyduğu ve okuduğu herşey onun için yepyeni ve heyecan vericiyken, zaman içerisinde bu araştırma ve yeni şeyler öğrenme isteği yerini alışkanlıklara, büyüklerinden kalma hazır bilgilere, gelenek ve göreneklere bırakır. Kayıtsız şartsız kabul edilen bu kalıplaşmış bilgilerin sonucunda ise genelde tek tip, araştırma ve düşünme yeteneğini kaybetmiş, gördüğü-duyduğu şeyleri sorgusuz sualsiz uygulayan bir insan modeli ortaya çıkar. Bu kişi için artık toplumun "kötü" dedikleri "kötü", "iyi" dedikleri de "iyi"dir. Kötünün neden kötü, iyinin de neden iyi olduğu araştırılmaz.


Bu konuda en dikkat çekici olan ise, eskilerden kalan bilgilere en derin bağlılığın din konusunda yaşanmasıdır. İnsanların büyük bir bölümü, geleneklerle, törelerle, hatalı bilgilerle ve geçmiştekilerden kalma yalan yanlış uygulamalarla birleştirdikleri kendi dinlerini uygularlar.



Bu dinin kuralları farklı, yasakları farklı, ahlak anlayışı farklıdır. Bu din, Allah'ın vahyinde ve Peygamber Efendimiz (sav)'in sünnetinde olmayan pek çok kuralı da beraberinde getirmiştir. Bu din anlayışının en tehlikeli sonucu ise insanlar arasında hak ve gerçek dine karşı bir ön yargı oluşturmasıdır.



İnsanların büyük bir bölümü edindikleri ön yargılar, yanlış bilgilendirmeler ve taraflı değerlendirmelerin bir sonucu olarak gerçek dinden uzaklaşırlar. Hatta çoğu zaman bu kişiler, Allah'ın adının anılmasına, ayetlerinin okunmasına dahi tahammül edemeyecek bir hal alırlar. Günlük hayatlarında olaylara tarafsız yaklaşan, ön yargılı tutumları eleştiren, araştırma yapmaktan, okuyup öğrenmeden yana olan ve açık görüşlü kimlikleriyle tanınan kişiler bile, "din" söz konusu olduğunda bir anda son derece sabit fikirli, tutucu ve ön yargılı bir tavır sergilerler. Üstelik bu yaptıkları karşısında öne sürebildikleri bir mazeretleri de yoktur.



Demagojilerle, bozuk mantıklarla bu düşüncelerini savunmaya çalışırlar, ancak bu kişilerin herhangi bir sebebe dayanmadan Allah'ın ayetlerinden, Kuran ahlakından kaçmalarının altında gerçekte birçok neden yatmaktadır.



İnsanlar Kuran'da anlatılan gerçeklerden şu nedenlerden dolayı kaçarlar:


ATALARININ DİNİNE OLAN KÖRÜ KÖRÜNE BAĞLILIKLARI NEDENİYLE...


Tarih boyunca büyük küçük tüm değişimlerin, atılımların ve yeni fikirlerin karşısında bazı insanların tutucu tavırları yer almıştır. Bilimden eğitime, ekonomik düzenden adalet sistemine kadar birçok konuda, bir zamanlar onay görmüş olan kurallardan yana olan kişiler, değişime karşı çıkmışlardır. Ancak karşı çıkarken savundukları doğrular olmamıştır, çoğu zaman alışkanlıklar, gelenekler ve görenekler ölçü olarak alınmıştır. Bu zihniyetle, Allah'ın vahyini insanlara bildirmekle görevlendirilen elçilerle de karşılaşmışlardır. Tarih boyunca her elçiye, Hz. Muhammed (sav)'e, Hz. İsa'ya, Hz. Şuayb'a, Hz. Musa'ya, Hz. Nuh'a, Hz. Hud'a ve diğerlerine kendi batıl dinlerini savunan kişiler karşı çıkmış, kendilerine sunulan her ne olursa olsun bu batıl inançlardan hiçbir şekilde dönmeyeceklerini söylemişlerdir.



Allah'ın bizlere "ataların dinine bağlılık" olarak bildirdiği bu zihniyetin sonucu , insanların geçmişteki atalarından kalan yaşam ve ahlak biçimini örnek almaları, bunu devam ettirmeleridir. Bu kişilerin en büyük yanılgıları ise atalarından kalan bu mirasa sıkı sıkıya bağlı kalmanın büyük bir erdem olduğunu sanmalarıdır.



Kuran'da elçilerin tebliğleri ve kavimlerinin onlara verdikleri cevaplarla ilgili çok detaylı bilgiler verilmektedir. Elçilerin Allah'a iman etmek için yaptıkları davete bu kişiler, "... Gerçekten biz, atalarımızı bir ümmet (din) üzerinde bulduk ve doğrusu biz, onların izlerine (eserlerine) uymuş kimseleriz." (Zuhruf Suresi, 23) şeklinde karşılık vermişlerdir.



Gerçekten de inkarcıların takip ettikleri yol atalarının yolu, okudukları ise atalarının eserleridir. O yolun dışında bir yol izlemez, o kitapların dışında başka bir kitap okumazlar. Atalarının en doğru yolda olduklarına inanır, onların hayat şekillerini kendilerine örnek alır, söyledikleri her sözün kendilerine hayat verdiğini düşünürler. Bu bağlılık o kadar güçlüdür ki, bu yolun yanlış bir yol olduğunu ve geçmişteki atalarının pek çok hataları ve eksiklikleri olduğunu onlara göstermeye çalışan kişileri kendilerine en büyük düşman bilirler. En büyük korkuları da atalarından vasiyet aldıkları bu dinlerinden geri döndürülmektir.



Geçmişteki kavimlerin elçileri Kuran'da haber verilen, "Siz ikiniz, bizi atalarımızı üzerinde bulduğumuz (yol)dan çevirmek ve yeryüzünde büyüklük sizin olsun diye mi bize geldiniz? Biz, sizin ikinize inanacak değiliz" (Yunus Suresi, 78) ayetiyle bildirildiği şekilde suçlamalarının altında yatan neden de işte budur.

Ayetlerde de bildirildiği gibi insanlar doğruluğunu araştırmadan, vicdanlarıyla değerlendirmeden, sadece yıllardan beri o şekilde gördükleri için atalarının dinini izlemekte, gerçeklere karşı tüm güçleriyle direnmektedirler.



Allah inkar edenlerin bu tavrını "... (Peki) Ya atalarınız aklı bir şeye ermez ve doğru yolu da bulamamış idiyseler?" (Bakara Suresi, 170) ayetiyle bizlere bildirmektedir. Ancak onlar dinlerine olan bağlılıkları nedeniyle hiç kimsenin atalarından daha akıllı olabileceğine ihtimal vermez, hiçbir doğruyu işitmek istemez, elçinin çağrılarına kulak tıkar, yüz çevirirler. Ancak bu tavırlarına karşılık öne sürebilecekleri geçerli hiçbir açıklamaları yoktur. Çünkü elçinin onları davet ettiği şey Allah'ın sözü olan Kuran'dır. Ayette şu şekilde bildirilir:



(O peygamberlerden her biri de şöyle) Demiştir: "Ben size atalarınızı üstünde bulduğunuz şeyden daha doğru olanını getirmiş olsam da mı?" Onlar da demişlerdi ki: "Doğrusu biz, kendisiyle gönderildiğiniz şeye kafir olanlarız." (Zuhruf Suresi, 24)



İşte insanlar atalarının dinine olan bu körü körüne bağlılıkları nedeniyle Kuran'ın gerçeklerinden kaçar, ayetlerdeki hükümleri görmezden gelir ve Allah'ın vahyini göz ardı ederler. Dünya hayatının ne kadar kısa olduğunu, birkaç on yıl sonra ölüp bir beze sarılarak toprağın altına atılacaklarını ve Allah Katında tüm yapıp ettikleriyle hesaba çekileceklerini akıllarına dahi getirmezler.



Allah Kuran'da, "Evet, Biz onları ve atalarını yararlandırdık; öyle ki, ömür onlara (hiç bitmeyecekmiş gibi) uzun geldi..." (Enbiya Suresi, 44) ayetiyle inkarcıların bu büyük yanılgılarına işaret etmektedir. Ölüm gerçeğinden kaçan bu insanlar, Allah'ın ayetlerinden yüz çevirdikleri için çok büyük bir yıkıma uğrayacaklardır. Ama bundan yana da büyük bir gaflet içindedirler.



Kuran'da bu konuda verilen örneklerden biri Hz. İbrahim'in kavmidir. Bu inkarcı topluluk, atalarının yolunu izleyip putlara tapmaktadır. Bu batıl dine olan bağlılıkları nedeniyle de Hz. İbrahim'in hak dine davetini reddetmektedirler. Ayetlerde inkar edenlerle birlik olan babasına ve kavmine Hz. İbrahim'in, "... Sizin, karşılarında bel büküp eğilmekte olduğunuz bu temsili heykeller nedir?" (Enbiya Suresi, 52) şeklinde seslendiği bildirilir. Bundan sonra aralarında geçen konuşmalar Kuran'da şöyle haber verilir:

"Biz atalarımızı bunlara tapıyor bulduk" dediler.



Dedi ki: "Andolsun, siz ve atalarınız apaçık bir sapıklık içindesiniz." "Sen bize gerçeği mi getirdin, yoksa (bizimle) oyun oynayanlardan mısın?" "Hayır" dedi. "Sizin Rabbiniz göklerin ve yerin Rabbidir, onları Kendisi yaratmıştır ve ben de buna şehadet edenlerdenim." (Enbiya Suresi, 53-56)


Ayetlerin devamında söz konusu kavmin, Hz. İbrahim'in Allah'a iman etmeleri için yaptığı her davete inkar ile karşılık verdiklerinden bahsedilir. Aralarında geçen bu konuşmadan sonra Hz. İbrahim putlarına bir tuzak kuracağını söyler. Onlar gittikten sonra önünde eğildikleri tüm putlarını, "büyük olan hariç" kırar. Daha sonra inkar eden kavmi ile İbrahimPeygamber arasında geçen konuşmalar ayetlerde şöyle haber verilir:



"Bizim ilahlarımıza bunu kim yaptı? Şüphesiz o, zalimlerden biridir" dediler. "Kendisine İbrahim denilen bir gencin bunları diline doladığını işittik" dediler. Dediler ki: "Öyleyse, onu insanların gözü önüne getirin ki, ona (nasıl bir ceza vereceğimize) şahid olsunlar. "Dediler ki: "Ey İbrahim, bunu ilahlarımıza sen mi yaptın?" "Hayır" dedi. "Bu yapmıştır, bu onların büyükleridir; eğer konuşabiliyorsa, siz onlara soruverin." (Enbiya Suresi, 59-63)



Hz. İbrahim'in bu daveti ve akılcı yöntemi karşısında kavmi ilk önce tereddüt eder ve "vicdanlarına başvurup" zalimlik yaptıklarını bir an için kabul ederler. Ancak daha sonra hemen gerisin geri dönüp, yeniden yüz çevirirler. Onların bu ahlakı ayetlerde şöyle haber verilir:



"… Andolsun, bunların konuşamayacaklarını sen de bilmektesin." Dedi ki: "O halde, Allah'ı bırakıp da sizlere yararı olmayan ve zararı dokunmayan şeylere mi tapıyorsunuz? Yuh size ve Allah'tan başka taptıklarınıza. Siz yine de akıllanmayacak mısınız?" (Enbiya Suresi, 65-67)



Bu konuşmalarının ardından Hz. İbrahim'i öldürmeye, ateşe atmaya çalışmışlar, ancak Allah onların bu tuzaklarını geçersiz kılmıştır. Yukarıdaki ayetlerde de görüldüğü gibi inkar eden bir topluluk için atalarının doğru yolda olması, yaptıkları şeyin akılcı ve mantıklı olması önemli değildir. Zaten onlar doğrunun peşinde de değildirler. Onların tek yaptıkları, doğru veya yanlış da olsa atalarının yolunu izlemektir. Bunun dışında hiçbir şeyi dinlememektedirler. Çünkü bu insanlar akıllarını ve vicdanlarını devre dışı bırakmışlardır. Vicdanlarına başvurup doğru olanı görebilecekleri ve irade göstererek doğruları uygulayabilecekleri halde, kendilerine öğretilenlerle yetinirler. Çoğunluğun yolunu izlemek, kendilerine öğretilenleri doğru mu yanlış mı araştırmadan körü körüne uygulamak, kendi ifadeleriyle bir anlamda "hazıra konmak" demektir. Bu zihniyet ise, vicdanın körelmesi ve iradesizliğin bir sonucudur.

Ancak bu kadar değer verip, herşeyin üzerinde tuttukları atalarını kıyamet gününde yanlarında göremeyeceklerdir. Dünyada kendilerini Allah'ın yolundan uzaklaştıran, şeytanın yoluna çağıran insanlar hesap günü onları yapayalnız bırakacaktır. Ayetlerde bu insanların o gün duyacakları pişmanlık şu şekilde tarif edilir:



Yüzlerinin ateşte evrilip çevrileceği gün, derler ki: "Eyvahlar bize, keşke Allah'a itaat etseydik ve Resûl'e itaat etseydik." Ve dediler ki: "Rabbimiz, gerçekten biz, efendilerimize ve büyüklerimize itaat ettik, böylece onlar bizi yoldan saptırmış oldular." "Rabbimiz, onlara azabtan iki katını ver ve büyük bir lanet ile lanet et." (Ahzab Suresi, 66-68)


DÜNYA HAYATINA OLAN ŞİDDETLİ BAĞLILIKLARI NEDENİYLE…


İnsanların Kuran'da anlatılan gerçeklerden kaçmalarının en önemli nedenlerinden biri de dünya hayatına olan şiddetli bağlılıkları ve bu hayatlarının hiç bitmeyeceği yönündeki büyük yanılgılarıdır. Bu nedenle de dünya hayatının ne kadar kısa olduğunu düşünmezler. Her insanın hiç beklemediği bir anda ölüm melekleriyle karşılaşacağını, sonra yerin altına konularak üzerine küreklerle toprak atılacağını, o an yanına dünya hayatına dair hiçbir şey alamayacağını da akıllarına getirmezler.



O gün hiçbir insana ne tüm hayatı boyunca sahip olmak için çabaladığı mal ve mülk, ne de değer verdiği yakınları, dostları eşlik etmeyecektir. O gün insan, yapayalnız bir şekilde Allah'ın karşısına çıktığında, tüm yapıp ettikleri önüne getirilecektir. İşte o an dünya hayatının geçici bir deneme yeri olduğunu istisnasız tüm insanlar idrak edeceklerdir. Ama o gün pişman olmak için artık çok geçtir.



Bu gerçekleri akıllarına getirmeyen insanların dine ve dünya hayatına yönelik çok farklı bir bakış açıları vardır. Hayatın eğitim-evlilik-iş üçgeni içinde bir koşuşturmadan ibaret olduğunu, bunların dışında bir hayatın mümkün olmadığını düşünürler. Bu nedenle de zihinlerini sadece bu üç konu meşgul eder.



Olayları bu bakış açısına göre değerlendirir, kararlarını buna göre alır, buna göre uygularlar. Üzerinde derin derin düşünülmesi gereken konuları da bu bakış açılarına göre sıralarlar: Nasıl para kazanacakları, geleceklerinin nasıl olacağı, iş hayatında nasıl başarılı olacakları, evlilik hayatları, eğitimleri, kariyerleri… Elbette ki bunların tümü önemli konulardır ve üzerinde düşünülmesi gerekir. Ancak bu kişilerin içine düştükleri çok önemli bir yanılgı vardır. Bu kişiler sadece dünya hayatı ile ilgili konuları düşünürler ve hayatın en büyük gerçeği olan ölümü düşünmekten kaçarlar, çünkü bu kişileri ayette haber verildiği üzere "… şeytan kışkırtmış ve uzun emellere kaptırmıştır." (Muhammed Suresi, 25) Dünya hayatının hiç bitmemesini istemelerinin altında yatan neden de işte dünya hayatına yönelik uzun emelleri, gelecekten beklentileri ve yıllara yaydıkları hedefleridir. Bu hedeflerin ötesini, yani ahiret için de hazırlık yapmaları gerektiğini göz ardı ederler.



Kuran okumaktan ve Kuran'da bildirilen gerçekleri düşünmekten kaçtıkları için, başka insanların kendilerine bu apaçık gerçeği anlatmasına da fırsat vermezler. Oysa Kuran'ı okusalar ya da kendilerine yapılan davetlere kulak verseler, Allah'ın ayetlerde bildirdiği gerçeklerden haberdar olacak, Allah'ın hoşnut olacağı şekilde bir hayat sürdürmenin önemini ve aciliyetini kavrayacaklardır. Böylece kendileri ve yakınları için yarar sağlayacak, sonsuz cehennem azabından kurtulmayı umabileceklerdir. Bu kavrayış ve umut her insan için çok önemlidir, çünkü asıl varılacak yurt, sonsuz ahiret hayatıdır.



Allah Al-i İmran Suresi'nde şu şekilde bildirir:



Kadınlara, oğullara, kantar kantar yığılmış altın ve gümüşe, salma güzel atlara, hayvanlara ve ekinlere duyulan tutkulu şehvet insanlara 'süslü ve çekici' kılındı. Bunlar, dünya hayatının metaıdır. Asıl varılacak güzel yer Allah Katında olandır. De ki: "Size bundan daha hayırlısını bildireyim mi? Korkup sakınanlar için Rablerinin Katında, içinde temelli kalacakları, altından ırmaklar akan cennetler, tertemiz eşler ve Allah'ın rızası vardır. Allah, kulları hakkıyla görendir." (Al-i İmran Suresi, 14-15)



Yukarıda da hatırlattığımız gibi genellikle insanların, yaşamları boyunca kendi anlayışlarına göre kurduğu bir düzenleri vardır. Ve bu düzenin, özellikle de tüm dünyaya bakış açılarının, diğer bir deyişle "hayat felsefelerinin" değişmesini kesinlikle istemezler. Zaten tarih boyunca Kuran'a ve elçilere karşı gösterilen direncin ve reddin altında da hep bu endişe yatmıştır. Çünkü hayatı boyunca benimsediği felsefenin değişmesi, kişinin yaşam biçimini de kökten değiştirecektir. Kuran'da Hz. Şuayb'ın davetine karşı kavminin verdiği cevap bu konuda çok önemli bir örnektir. Bu kıssada da anlatıldığı üzere kavmin en büyük korkusu eski hayatlarını ve mallarını terk etmektir. Bu durum ayetlerde şöyle haber verilir:



Dediler ki: "Ey Şuayb, atalarımızın taptığı şeyleri bırakmamızı ya da mallarımız konusunda dilediğimiz gibi davranmaktan vazgeçmemizi senin namazın mı emrediyor? Çünkü sen, gerçekte yumuşak huylu, aklı başında (reşid bir adam)sın." (Hud Suresi, 87)



Hz. Şuayb'ın kavmine cevabı ise şu şekildedir:



Dedi ki: "Ey kavmim görüşünüz nedir söyler misiniz? Ya ben Rabbimden apaçık bir belge üzerinde isem ve O da beni Kendisinden güzel bir rızık ile rızıklandırmışsa? Ben, size yasakladığım şeylere (kendim sahiplenmek suretiyle) size aykırı düşmek istemiyorum. Benim istediğim, gücüm oranında yalnızca ıslah etmektir. Benim başarım ancak Allah iledir; O'na tevekkül ettim ve O'na içten yönelip-dönerim." (Hud Suresi, 88)



Bu kişiler o ana kadar sürdürdükleri batıl hayatlarından razıdırlar. Bu hayat tarzlarının ve alıştıkları sistemin değişmesini kesinlikle istemezler. Allah'ın "Bizimle karşılaşmayı ummayanlar, dünya hayatına razı olanlar ve bununla tatmin olanlar ve Bizim ayetlerimizden habersiz olanlar; işte bunların, kazandıkları dolayısıyla barınma yerleri ateştir." (Yunus Suresi, 7-8) ayetleriyle bizlere tanıttığı bu insanlar, kendilerini doğru yolda sanmaktadırlar.

Allah'ın zikrinden yüz çevirmişler ve "Şu halde sen, Bizim zikrimize sırt çeviren ve dünya hayatından başkasını istemeyenden yüz çevir." (Necm Suresi, 29) ayetinde bildirildiği gibi tek istediklerine, yani dünya hayatına kavuşmuşlardır. Ancak dünya hayatı geçici bir yararlandırmadan başka birşey değildir.



Kuran'da, "O inkar edenler Müslüman olmayı nice kereler dileyecekler. Onları bırak; yesinler, yararlansınlar ve onları (boş) emel oyalayadursun. İlerde bileceklerdir." (Hicr Suresi, 2-3) ayetlerinde bildirildiği gibi bu dünya hayatındaki oyalanma o kişilere kayıptan başka birşey artırmamaktadır. Allah dünya hayatına aldanarak din ahlakını unutanların, hesap günü pişmanlık duyacaklarını şöyle bildirmiştir:

"Onlar, dinlerini bir eğlence ve oyun (konusu) edinmişlerdi ve dünya hayatı onları aldatmıştı. Onlar, bu günleriyle karşılaşmayı unuttukları ve Bizim ayetlerimizi 'yok sayarak tanımadıkları' gibi, Biz de bugün onları unutacağız. (Araf Suresi, 51)


İÇLERİNDEKİ ŞİDDETLİ BÜYÜKLÜK DUYGUSU NEDENİYLE

Bazı insanların Kuran'da bildirilen gerçeklerden kaçmalarının bir başka önemli nedeni ise içlerindeki şiddetli büyüklük duygusu yani kibirleridir. Kendi fikirlerinin, inançlarının, hayat tarzlarının doğruluğuna ve kusursuzluğuna o kadar inanmışlardır ki, bunlardan daha doğru bir fikrin, inancın varlığını asla kabullenmek istemezler. Böyle bir düşünce dahi onları rahatsız eder. Allah'ın "Ona: "Allah'tan kork" denildiğinde, büyüklük gururu onu günaha sürükler, kuşatır. Böylesine cehennem yeter; ne kötü bir yataktır o." (Bakara Suresi, 206) ayetinde de bildirildiği gibi, insanı inkara sürükleyen de işte bu "büyüklük gururu" yani kibiridir.



Böyle insanlar Kuran'a davet edildiklerinde onu inkar ederler. Çünkü hak dine tabi olmaları demek, o ana kadar batıl bir inanca sahip olduklarını kabul etmek demektir. Yıllar boyunca yanlış bir yol izlediklerini, doğru yolda olmayan kişileri kendilerine önder seçtiklerini ya da yazdıkları, okudukları, değer verdikleri tüm bilgilerin büyük bir yanılgı olduğunu öğrenmeleri demektir. Bu da onlar için büyük bir felakettir. Bu felaketi yaşamamak için, her türlü delili ile ispat edilse dahi sahip oldukları fikirlerin hezimetini kabul etmek istemezler. Çünkü kibirleri buna izin vermez. Kibirleri, ayette bildirildiği gibi "onları günaha sürükler".


Oysa yapmaları gereken Kuran'ın tek gerçek olduğunu idrak ettikten sonra, yanlış bir yol üzerinde olduklarını hemen kabul etmek, vicdanlarının sesine kulak vermek ve tevbe edip yepyeni bir hayata başlamaktır. Kolay olan ve Allah'ın hoşnut olacağı ahlak da budur. Aksi, hem dünyada hem de ahirette sıkıntılı bir hayat demektir. Allah inkar edenlerin içinde bulunduğu bu karanlık ruh halini, "Vicdanları kabul ettiği halde, zulüm ve büyüklenme dolayısıyla bunları inkar ettiler. Artık sen, bozguncuların nasıl bir sona uğratıldıklarına bir bak." (Neml Suresi, 14) ayetiyle bizlere bildirmektedir. Kibirleri bu insanları doğru yoldan engellemekte ve çok büyük bir ziyana uğratmaktadır.



Din ahlakından uzak insanların içlerindeki bu büyüklenme arzusunun bir sonucu da Hac Suresi'nde şu şekilde tarif edilir:



İnsanlardan kimi, hiçbir bilgisi, yol göstericisi ve aydınlatıcı kitabı olmaksızın Allah hakkında tartışır-durur. Allah'ın yolundan saptırmak amacıyla 'gururla salınıp-kasılarak' (bunu yapar); dünyada onun için aşağılanma vardır, kıyamet günü de yakıcı azabı ona taddıracağız. (Ey insan) Bu, senin ellerinin önden takdim ettikleridir. Şüphesiz Allah, kullar için zulmedici değildir. (Hac Suresi, 8-10)



Ayetlerde de dikkat çekildiği gibi inkar edenler kibirleri nedeniyle kendileri gibi diğer insanları da Allah'ın yolundan çevirmek isterler. Bunun için hiçbir bilgileri olmadan tartışmalara girerler. Kuran'ı hiç okumamalarına, kendilerine yapılan davetleri dinlememelerine, Kuran ahlakını bilmemelerine rağmen Allah hakkında tartışır ve gururla üstün gelmeye çalışırlar. Ancak insanların her yaptıklarıyla hesaba çekilecekleri ahiret gününde, bu kibirli davranışları kendilerine hiçbir fayda sağlamayacaktır. Aksine büyük bir pişmanlığa kapılacak ve ayette bildirildiği gibi, "keşke (dünyaya bir daha) geri çevrilseydik de Rabbimiz’in ayetlerini yalanlamasaydık ve müminlerden olsaydık" (Enam Suresi, 27) diyeceklerdir.


FİKRİ SAPLANTILARI NEDENİYLE…


İnkarcıların Kuran'ı dinlememelerinin, ondan kaçmalarının en önemli nedenlerinden biri şiddetli bir fikri saplantı içinde olmalarıdır. Daha önce de belirttiğimiz gibi atalarından öğrendikleri bilgiler, büyüklerinden öğrendikleri yanlış bazı gelenek ve görenekler, çevrelerinden gördükleri yaşam ve düşünce tarzları bu kişilerin hayata bakış açıları üzerinde çok büyük bir etki oluşturmuştur. Bunlar üzerinde en ufak bir değişiklik ya da yenilik fikri dahi onların çok şiddetli bir tepki göstermelerine neden olabilir. Hatta yenilikle, değişimle, hak bir gerçekle gelen kişilere karşı saldırgan, öfkeli ve tehditkar bir tutum takınmalarının nedeni de işte bu fikri saplantılarıdır.



Bu fikri saplantı adeta bir perde gibi insanların birbirlerini dinlemelerini ve görmelerini engellemektedir. Allah'a iman etmeye davet edilen fikri saplantı içindeki kişilerin cevapları Fussilet Suresi'nde şu şekilde bildirilmektedir:



Bilen bir kavim için, ayetleri (çeşitli biçimlerde, birer birer) 'fasıllar halinde açıklanmış' Arapça Kur'an (veya okunan) kitaptır; bir müjde verici ve bir uyarıcı olarak. Ama çoğu yüz çevirdiler. Artık onlar dinlemezler. Dediler ki: "Bizi kendisine çağırdığın şeye karşı kalblerimiz bir örtü içindedir, kulaklarımızda bir ağırlık, bizimle senin aranda bir perde vardır. Artık sen, (yapabileceğini) yap, biz de gerçekten yapıyoruz." (Fussilet Suresi, 3-5)



Aslında Kuran'a yapılan davet, insana batıl, hatalı ve yanlış düşüncelerinden arınma fırsatı sunan çok büyük bir imkandır. Böyle bir durumda akılcı olan tavır, bu daveti yapan kişiyi dinlemek, davet ettiği hak kitabı okumak ve sağduyuyla değerlendirmektir. Sağduyulu, açık görüşlü ve vicdan sahibi bir insan, daha doğru olduğunu gördüğü bir durumda, kendi fikirlerini terk etmekte bir sakınca görmeyecektir.



Fikri saplantı içinde olmak insanı akılcı, mantıklı, sağduyulu, tarafsız düşünmekten alıkoyar. Üstelik burada söz konusu olan, dünya üzerindeki her insanın yaşamakla sorumlu olduğu tek gerçektir. Allah'ın tüm insanlara gönderdiği Kuran, her insanın kurtuluş bulmak için teslim olması gereken yegane hak kitaptır. Herhangi bir konuyu dinlemeden, okumadan, dikkatle düşünüp değerlendirmeden reddetmek ancak sabit fikirli, yeni düşüncelere kapalı, dar görüşlü kimselerin tutumu olabilir. Ama Allah'ın insanlara uyulması için gönderdiği tahrif edilmemiş son hak kitap olan Kuran'ı dinlememek, ayetleri okumamak tüm bunlardan çok daha ciddi bir konudur. İnsanın dünyaya yönelik herhangi bir konuda yanlış bir fikre sahip olması belki ona çok büyük bir zarar vermeyebilir. Ama Allah'ın emirlerini dinlememe konusunda yaşadığı fikri saplantı, kişiyi sonucunda cehennem ateşine götürebilecek çok ciddi bir tehlikedir. Her insanın böyle bir duruma düşmekten şiddetle kaçınması gerekir.


Ayrıca insanın yapısında hep daha mükemmele yönelik bir arayış vardır. Daha güzel bir fikir, daha güzel bir düşünce, daha iyi bir bakış açısı insanı her zaman için kendine çeker. Ancak dinsizlik, insanın yaratılışına ters olan sabit fikirliliği makbul bir havaya sokar ve kişinin köhneleşmiş fikirlerine bağlılık göstermesine sebep olur. Olayları gerektiği gibi muhakeme etmesine izin vermez, önemli atılımlar ve köklü değişimler yapmasını engeller.



Bu zihniyeti metroların, uçakların, gemilerin, son derece gelişmiş teknoloji harikası ulaşım araçlarının olduğu koşullarda, bir başka kıtaya at arabasıyla gitmek isteyen bir kimsenin direnişine benzetebiliriz. Böyle bir durumda nasıl ki bu kişinin tutucu tavrı, onu teknolojinin bu nimetlerinden mahrum bırakıyor ve sıkıntısını da sadece kendi çekiyorsa, fikri bir saplantı içinde tüm sıkıntıları, zorlukları çeken, pek çok güzellik ve kolaylıktan mahrum kalan da yine insanın kendisi olur.



İnsanların saplantılı düşünceleri sadece dine bakış açılarıyla sınırlı kalmaz, tüm yaşamlarında kendini gösterir. Evlerinin dekorasyonunda hiçbir şekilde değişiklik yapmamaları, yeni teknoloji ürünlerine karşı ön yargılı yaklaşıp bu nimetlerden faydalanmamaları, yıllar boyunca aynı şekilde giyinip, aynı yemekleri yiyip, aynı şekilde eğlenip, aynı esprilere gülmeleri bu saplantılardan sadece birkaçıdır. Bu sabit fikirlilik düşünce biçimlerini çok köklü biçimde etkisi altına alır. Bundan dolayı yanlış da olsa senelerce aynı fikri savunup; aynı doğru ve yanlışlara sahip olurlar. Bu kurallar yüzünden özgür ve rahat düşünemez, yeni fikirler savunan kitapları okumaz ve öğrenmez, yeniliklerden zevk alamaz, hayat standartlarında en ufak bir iyileştirme dahi yapmazlar.



Bu konudaki en açık örnekler sıkça rastladığımız materyalist ve komünist felsefeyi benimseyen çevrelerdir. Bu kişileri hemen tanımak mümkündür. Giyim stilleri, saç şekilleri, konuşma üslupları, verdikleri örnekler yıllardan bu yana hiç değişmemiştir. Üzerinden asırlar geçmiş fikirleri savunur, bu fikirleri mutlak doğrular gibi gösterir, kişisel tecrübelerini her ortamda örnek olarak verirler.



Karl Marx'ın Das Kapital'ini, Charles Darwin'in Türlerin Kökeni'ni ya da Mao'nun Kızıl Kitap'ını on yıllar boyunca kendilerine başucu kitabı edinir, bu kitapları tekrar tekrar okur, altlarını çizer, adeta ezberlerler. Bu kitaplardaki "tedavülden kalkmış" bilgileri ısrarla savunur, kitaplarda bir eksiklik, hata ya da yanlış bir bilgi olabilme ihtimalini dahi kabul etmezler. Dünyada olan bitenleri takip etmedikleri ve bilimsel gelişmeleri yakından izlemedikleri ya da bunları görüp anlamak istemedikleri için hala bu kitaplardaki bilgileri "doğru ve bilimsel" zannederler. Büyük bir sabırla Marx'ın 19. yüzyılın karanlık sayfalarında kalmış öngörülerinin ve ütopyalarının gerçekleşmesini beklerler. 20. yüzyılın başlarında bilimsel gelişmeler karşısında yok olup giden Darwin'in iddialarının hala geçerli olduğunu zannederler. Sadece kendileri gibi düşünen kimselerle görüşür, yıllarca aynı gazeteyi okur, aynı filmleri tekrar tekrar seyrederler. En çok kullandıkları cümle ise "ben yıllardır hiç değişmedim, bundan 40 yıl önce neyi savunuyorsam, hala onu savunuyorum" sözüdür. Ancak unutulmamalıdır ki bu söz ancak mutlak doğruları savunan bir insan tarafından söylendiğinde makuliyet kazanır.



Değişime direnç göstermek, yeniliklerin karşısında durmak, farklı fikirleri hiç dinlemeden reddetmek bu kişilerin kendilerince gurur duydukları bir anlayıştır. Kendilerine önder bildikleri Marx, Mao ya da Darwin gibi kişilerin din karşıtı sözlerine o kadar gözü kapalı bir şekilde inanmışlardır ki, sadece bu sözden dönmemek için Kuran'ı ve Kuran ahlakını anlatan kitapları okumaktan şiddetle sakınırlar. Onları okumanın ya da öğrenmenin kendilerine çok büyük bir zararı olacağına inanmış, daha doğrusu inandırılmışlardır.

Oysa Kuran ahlakına davet edilmeleri, bu insanların geçmiş tecrübelerinden ders almaları, hatalarından çıkarımlar yapıp, daha iyisine yönelmeleri, daha güzelini, daha doğrusunu araştırmaları sabit fikirlerinden kurtulmaları için bir fırsattır. Ancak fikir saplantısı içindeki bu kimseler kendilerine tavsiyede bulunmak isteyen kişileri de küçük gördüklerinden, kendilerine yapılan teklifleri, samimi eleştirileri, iyi niyetli hatırlatmaları hiç düşünmeden reddeder, kendi körü körüne bağlandıkları inançlarından asla vazgeçmezler.



Peki ama her türlü yeni bilgiye, yeni fikre, yeni anlayışa ya da bilimsel gerçeğe ön yargıyla yaklaşan bu kimseler, hiçbir fayda elde edemedikleri bu fikri saplantılarından neden vazgeçmezler?



İşte burada şeytanın insanlar üzerindeki etkisi karşımıza çıkar. Şeytan, inkar eden kişilere yaptıkları işleri süslü ve çekici gösterip, kendilerini doğru yolda sanmalarını sağlamaktadır. Vicdanlarının sesini dinlemeyen ve Kuran'dan kaçan bu kimseler ise şeytanın bu aldatmacasına kanmaktadırlar. Allah bu aldatmacayı şu şekilde bildirir:



... Kendi yaptıklarını şeytan süsleyip-çekici kıldı, böylece onları yoldan alıkoydu. Oysa onlar görebilen kimselerdi. (Ankebut Suresi, 38)



Doğruları görebilen, eksik yönlerini fark edebilen bu insanlar, şeytanın etkisiyle zamanla göremeyen, doğruları fark edemeyen, gerçeklere kulak tıkayan insanlar halini almaktadırlar. Gerçekten de fikir saplantısı içindeki bir kimseyle -kendi düşüncelerini, kendi anlayış biçimini kusursuz ve en doğru olarak gördüğünden- karşılıklı konuşmak, hatırlatmada bulunmak ya da fikir alışverişi yapmak pek mümkün değildir. Çünkü bu kimseler kendi fikirlerini paylaşmayan kimseleri dinlemeye, onların anlattıklarına kulak vermeye ve onlardan herhangi bir eleştiri duymaya tahammül edemezler.



Akıl ve vicdan sahibi, hür düşünebilen bir insan kolaylıkla eksikliklerini fark edip doğru olanı teşhis edebilirken, fikri saplantılara sahip bir kimsenin kendini dışarıdan izleyip, değerlendirmesi söz konusu olmaz. Zaten bu kişilerin en önemli özelliği de bu sabit fikirleriyle övünmeleri, yıllarca değişmeyen düşünce sistemleri ve yaşam biçimleriyle kıvanç duymalarıdır.



Allah'ın "Gerçekten bunlar (bu şeytanlar), onları yoldan alıkoyarlar; onlar ise, kendilerinin gerçekten hidayette olduklarını sanırlar" (Zuhruf Suresi, 37) ayetiyle de bildirdiği gibi bu kişiler, doğru yolda olduklarını sanmaktadırlar. Ancak gerçekler hiç de düşündükleri gibi değildir. Hesap günü geldiğinde artık düşünüp, hatırlamalar ve pişmanlıklar hayatlarını fikri saplantı içinde geçirmiş, hak olandan yüz çevirmiş insanlara bir fayda getirmeyecektir. Ayette şu şekilde bildirilir:



O gün, cehennem de getirilmiştir. İnsan o gün düşünüp-hatırlar, ancak (bu) hatırlamadan ona ne fayda? (Fecr Suresi, 23)

KURAN'I DİNLEMEYENLERİN GİZLİ LİDERİ: ŞEYTAN

İlk bölümde insanların Kuran’ı dinlememelerine ve gerçeklerden kaçmalarına nelerin neden olduğunu ayetler doğrultusunda açıkladık. Bu nedenlerin yanı sıra bir de insanları, Kuran’daki gerçeklerden kaçmaya ve inkar etmeye teşvik eden, onları yanlış yola yönlendiren ve türlü yöntemlerle olumsuz şekilde etkilemeye çalışan bazı kimseler vardır. Bu kişiler, şeytanın telkinlerine sözcülük yapan ve çoğu zaman toplum üzerinde hakimiyet kurmuş, lider vasıflı kişilerdir. Amaçları ise dinsizliğin insanlar arasında yaygınlaşması için çalışmak, Kuran ahlakının yaşanmasını engellemektir.

Bu kişilerin sayıca çok fazla olmaları gerekmez. Toplum üzerinde maddi ve manevi anlamda etkin olan, ekonomik gücü ellerinde bulunduran veya toplumun düşünce yapısını yönlendirebilecek araçlara sahip kişiler olmaları yeterlidir. Bu şekilde istedikleri yöndeki telkinleri kolaylıkla kitlelere ulaştırabilir, insanları kolaylıkla yönlendirebilirler. Bu araçlar sayesinde insanların çoğunluğunu istedikleri şekilde düşündürmeyi, konuşturmayı, hayatlarını şekillendirmeyi başarırlar.

İnkar edenlerin önde gelenlerinin bu yanlış yönlendirmeleri genel olarak halk arasında teslimiyetle karşılanır. Bu kişilerin nihai hedeflerinin farkında olmayan, dünya hayatının koşuşturmasına kendini kaptırmış insanlar, neyin peşinde olduklarını ve nasıl bir hayatın içine girdiklerini bilmeden bu kişilerin gösterdiği yolu izlerler. Onların ağızlarından çıkan her sözü hemen kabul eder, büyük bir titizlikle uygular ve tüm hayatlarını buna göre şekillendirmekten kaçınmazlar.



Tarih bu gibi kötülüğün önderleriyle doludur. Yakın tarihimizde Stalin, Hitler, Franco, Mussolini, Mao gibi eli kanlı liderler inkarcıların önderleri olmuşlardır. Bu kişiler, iktidar sahibi oldukları dönemlerde insanların tüm hayatlarını kendi kontrolleri altına almışlar, düşüncelerini, günlük hayatlarını, sosyal yaşamlarını bizzat kendileri yönlendirmişlerdir. Tüm iletişim araçlarını kendi düşünceleri doğrultusunda kullanmış, istedikleri şekilde eğitim verilmesini sağlamış, istedikleri kitapların okunmasına izin vermiş, istemediklerini toplu halde imha etmişlerdir. Farklı düşüncelerin varlığına dahi tahammül edememiş, aykırı tüm düşünceleri vahşice ortadan kaldırmışlardır. Dinsizliği insanlar arasında yaymak için her türlü yöntemi denemiş, kiliseleri, camileri tahrip etmiş, dini eğitimi ortadan kaldırmışlardır. Bu kişilerin yaptıkları, Kuran’da bildirildiği gibi, “insanları ateşe çağırmak” olmuştur. Allah Kasas Suresi’nde bu gibi tavırlar içindeki insanların durumunu şu şekilde bildirir:



Biz, onları ateşe çağıran önderler kıldık; kıyamet günü yardım görmezler. Bu dünya hayatında onların arkasına lanet düşürdük; kıyamet gününde ise, onlar çirkinleştirilmiş olanlardır. (Kasas Suresi, 41-42)



Ayetlerde haber verilen bu inkarcı önderlerin güçlü telkinleri sayesinde, düşünemeyen, göremeyen, konuşamayan, akledemeyen insanlar ortaya çıkmıştır. Bu kişiler kendilerini yaratanın ve onlara hayat verenin Allah olduğunu göz ardı edip, önder kabul ettikleri kişinin sözüne göre hareket etmiş, onun hoşnut olmayacağı bir tavırda bulunmaktan korkmuşlardır.



İnkarcılar ise önderlerine olan bağlılıkta ve aksi bir fikre karşı yapılacak mücadele konusunda büyük bir kararlılık göstermişlerdir. Bu nedenle de bu kimselerin önderlerinin izni olmaksızın Allah’a iman etmeye davet eden kişileri dinlemeleri, onların kitaplarını okumaları ve Allah’a iman etmeleri mümkün değildir. Kuran’da bildirilen peygamberlerin hayatlarında da bunun örneklerini görmek mümkündür. Çünkü her kavmin içinde insanların elçilere iman etmelerini engellemeye çalışan önde gelenler olmuştur. Örneğin, Hz. Musa Firavun’un kavmini Allah’ın ayetlerine iman etmeleri için davet ettiğinde, kavmi Firavun’un görünürde güç sahibi olmasından dolayı onun önderliğini kabul etmiş ve onun verdiği emirlere doğruluğu-yanlışlığı üzerinde düşünmeden uymuşlardır. Ancak ayetlerde Firavun’un insanları ateşe çağıran bir önder olduğuna şöyle dikkat çekilmektedir:



Andolsun, Musa’yı ayetlerimizle ve apaçık olan bir delille gönderdik. Firavun’a ve onun önde gelen çevresine. Onlar Firavun’un emrine uymuşlardı. Oysa Firavun’un emri doğruya-götürücü (irşad edici) değildi. O, kıyamet günü kavminin önderliğine geçer, böylece onları ateşe götürmüş olur… (Hud Suresi, 96-98)



Bu liderler, kendilerine bağlı olan insanların nasıl yaşayacaklarına hakim oldukları gibi, nasıl düşüneceklerini de bizzat kendileri belirlerler. Örneğin Firavun’un her türlü delile rağmen Allah’ın varlığını kabul etmemekte direnmesi, hükmettiği topluluğu da aynı saplantı içine sürüklemiştir. Bu bakımdan Kuran’daki Firavun örneği, inkar edenlerin önderleri olan kimselerin, içinde bulundukları toplulukların inançları üzerinde nasıl bir baskı kurduklarının da açık bir göstergesidir:



(Firavun) Dedi ki: “Ona, ben size izin vermeden önce mi inandınız? Şüphesiz, o, size büyüyü öğreten büyüğünüzdür; öyleyse yakında bileceksiniz. Şüphesiz ellerinizi ve ayaklarınızı çaprazlama kestireceğim ve sizin hepinizi gerçekten asıp-sallandıracağım.” (Şuara Suresi, 49)


Ayette de görüldüğü gibi insanları hak dine inanmaktan engelleyen bu liderlerin en büyük özelliklerinden biri, toplumun üzerinde korku ile baskı kurmaya çalışmalarıdır. Bu nedenle de aynı Firavun örneğinde olduğu gibi türlü iftiralarla, tutuklama, halkın gözünde küçük düşürme, öldürme gibi tehditlerle insanları korkutarak, Allah’a iman etmekten engellemeye çalışırlar. Ancak göz ardı ettikleri bir gerçek vardır ki, o da akıl ve iman sahibi müminlerin ne tür bir baskı ya da tehditle karşılaşırlarsa karşılaşsınlar, Allah’tan başka hiçbir şeyden ve hiç kimseden kesinlikle korkmadıklarıdır. Çünkü iman edenler bilirler ki, insan yalnızca Allah’a karşı sorumludur ve yalnızca Allah’ın rızasını kazanmak için yaşamalıdır. Nitekim Firavun kıssasında da gördüğümüz gibi, Hz. Musa’nın getirdiği apaçık delilleri gören sihirbazlar, Allah’a olan imanları ve samimiyetleri nedeniyle Firavun’un tehditlerine itibar etmemiş ve Allah’a iman ettiklerini ifade etmişlerdir:



Ve sihirbazlar secdeye kapandılar. “Alemlerin Rabbine iman ettik” dediler. “Musa’nın ve Harun’un Rabbine”. Firavun: “Ben size izin vermeden önce O’na iman ettiniz, öyle mi? Mutlaka bu, halkı buradan sürüp-çıkarmak amacıyla şehirde planladığınız bir tuzaktır. Öyleyse siz (buna karşılık ne yapacağımı) bileceksiniz.” Muhakkak ellerinizi ve ayaklarınızı çaprazlama keseceğim ve hepinizi idam edeceğim.” (Onlar daJ “Biz de şüphesiz Rabbimiz’e döneceğiz” dediler. “Oysa sen, yalnızca, bize geldiğinde Rabbimiz’in ayetlerine inanmamızdan başka bir nedenle bizden intikam almıyorsun. Rabbimiz, üstümüze sabır yağdır ve bizi Müslüman olarak öldür.” (Araf Suresi, 120-126)



Allah bir başka ayetinde iman eden sihirbazların Firavun’a karşı çıkarak aldıkları cesur kararlarını şöyle dile getirdiklerini bildirmektedir:



Dediler ki: “Bize gelen apaçık delillere ve bizi yaratana seni asla ‘tercih edip-seçmeyiz.” Neyde hükmünü yürütebileceksen, durmaksızın hükmünü yürüt; sen, yalnızca bu dünya hayatında hükmünü yürütebilirsin.” (Taha Suresi, 72)



Önderlerine bağlılıktan ötürü kendi akıl ve vicdanlarıyla düşünmeyen, dolayısıyla da Kuran’ı rehber edinmeyenlerin örneği, Firavun izin vermediği için iman etmeyen kavmin durumuna benzemektedir. Bu insanlar, Allah’ın varlığından ve O’nun dışında hiç kimsenin ya da hiçbir şeyin müstakil bir gücü olamayacağından gafil olduklarından, yaşadıkları korkunun ne kadar anlamsız olduğunun farkına varamazlar. Halbuki kendilerinden korktukları, dolayısıyla emrine girdikleri kimseler aslında hiçbir güçleri olmayan, Allah’ın yarattığı kadere tabi yaşayan kendileri gibi aciz insanlardır. Örneğin Firavun, yaşadığı dönemde halkına büyük bir baskı kurmuş ve zulmetmiş olan dünyada güç sahibi görünen bir liderdir. Ama ayetlerde haber verildiği gibi Firavun, “ancak dünya hayatında hükmünü yürütebilir”. Ne sahip olduğu mal-mülk, ne kurduğu krallıklar onu ölümden kurtaramamıştır. Onun da kısa süren ömrü her insan gibi kaçınılmaz olan ölümle sonuçlanmıştır. Kavminin Allah’a iman etmesini engellemek için verdiği emirlerden ise geriye hiçbir şey kalmamıştır.



Nitekim önderlerinin telkin ve baskılarını mazeret göstererek Kuran’ın emirlerinden kaçan insanlar, Allah’ın huzuruna çıkarıldıklarında korkup emirlerine uydukları bu liderlerden hiçbirini bir yardımcı ya da koruyucu olarak yanlarında bulamayacaklardır. Herkes tek başına hesap verecek ve tüm yapıp ettikleri eksiksiz olarak önlerine getirilecektir. Dolayısıyla küfrün önderlerinin dünyadaki güç, zenginlik, ihtişam, iktidar sahibi görünümleri yanıltıcıdır. Allah küfrün önde gelenlerinin, kendi nefislerine bile yardıma güçlerinin yetmeyeceğini şu şekilde belirtmiştir:



De ki: “Gece ve gündüz sizi Rahman (olan Allah)tan kim koruyabilir?” Hayır, onlar Rablerini zikirden yüz çevirenlerdir. Yoksa Bize karşı kendilerini, engelleyerek koruyabilecek ilahları mı var? Onların kendi nefislerine bile yardıma güçleri yetmez ve onlar Bizden yakınlık bulamazlar. Evet, Biz onları ve atalarını yararlandırdık; öyle ki, ömür onlara (hiç bitmeyecekmiş gibi) uzun geldi. Fakat şimdi, Bizim gerçekten yere gelip onu etrafından eksiltmekte olduğumuzu görmüyorlar mı? Şu halde, üstün gelenler onlar mı? (Enbiya Suresi, 42-44)



Allah’tan başka varlıkları güç sahibi kabul etmek, onların hakimiyetine girmek, bu kişilerin tüm düşünce, inanç ve ahlaki değerlerini yönlendirmelerine izin vererek, kendi inanç ve düşüncelerini yitirmek büyük bir gaflet ve akılsızlıktır. Aslında bu durum, düşünmeyen, iradesini kullanmayan, zayıf toplumlardaki güdülme psikolojisinden ileri gelir. Bu insanlara hazır olanı düşünmek, daha önceden denenmiş olanı uygulamak ve hiçbir sorumluluk almamak daha kolay geldiği için, kendileri düşünmeyi, okuyup öğrenmeyi, araştırmayı zor görürler. Hatta önder kabul ettikleri kişilerin hayatta olması gibi bir koşul gözetmeksizin, bu kişinin bir kitabını okumayı onun bakış açısını benimsemek için yeterli görebilirler. Bu kişinin yorumunda bir sağlıksızlık ve sapkınlık var mı, ön yargılı mı taraflı mı diye düşünmeyip, bunları hesaba katmaksızın, kendilerine sunulan hemen her fikri yol gösterici edinirler. Marx’ın, Mao’nun, Lenin’in, Stalin’in, Mussolini’nin, Hitler’in, Darwin’in ve bunlar gibi daha pek çok dinsiz fikri ya da siyasi önderin insanların düşünceleri üzerinde hala bu kadar etkili olması bu anlayışın çok önemli bir örneğidir.

Ancak bu anlayış yanlış olduğu gibi, bir o kadar da tehlikelidir. İnsan bilgisizlikten, vicdanının sesini yeterince dinlemediğinden ve başka sebeplerden dolayı Allah’a iman etmesi için yapılan davetleri dinlememiş olabilir. Ancak doğruyu gördüğü anda, hemen kabul etmesi en akılcı olanıdır. Bile bile yanlışta ısrar etmek, direnmek, doğru olanı uygulamayı reddetmek çok büyük bir akılsızlıktır. Gerçekte doğruyu uygulamak güzel bir meziyetken, bunu bir zaaf olarak görmek, insanların ne düşüneceğini hesaplamak ve itibarını korumaya çalışmak insanı hem dünyada hem da ahirette asıl kayba uğratacak olandır. Halbuki bu kararı vermek ve kayıtsız şartsız Kuran’a ve Peygamberimiz (sav)’in sünnetine uymak vicdanlı ve samimi , medeni ve cesur bir harekettir. Aynı zamanda bunu yapabilen insan ne kadar güçlü, dürüst ve sağlam karakterli olduğunu da kanıtlamış olur. Asıl zaaf, şeytanın telkinleri karşısında sessiz kalmak, şeytana itaat etmektir.

ŞEYTANIN FIRKASINDAN OLMAK…


İnsanların hak dinle gelen elçilere ya da elçilerin yoluna davet eden samimi Müslümanlara karşı inkarcı tavırları tarih boyunca hep benzerlik göstermiştir. Kavmin ileri gelenleri elçinin sözünü dinlememek, çağırdığı hak dine uymamak için hep benzer mazeretler öne sürmüş, kaçmak için hep aynı yöntemleri kullanmışlardır. Peki bu benzerliğin, aynı sözlerle ve aynı tavırlarla karşılık vermelerinin nedeni nedir? Hepsinin birlikte ortak olarak okudukları bir kitap mı vardır? Yoksa bu kişiler ilk insan var olduğundan beri hep aynı kişinin yolunu mu izlemektedirler?

Bunun nedeni din ahlakından uzak kişilerin hep aynı yerden emir almaları, aynı önderin sözünü dinlemeleridir aslında. İnsanların Allah’a iman etmelerini, elçilerin sözüne itaat etmelerini, hidayet bulmalarını, Allah’ın hak kitabı olan Kuran’a uymalarını engelleyen bu önder “şeytan”dır.

Önceki bölümde insanları inkara teşvik edenlerin toplumun liderleri olduklarından, insanları ellerindeki çeşitli araçlar ve türlü yöntemlerle etkileyerek, doğru yoldan saptırdıklarından bahsettik. Ancak maddi ya da manevi etki sahibi olan bu kişiler de aslında şeytanın emir ve telkinleriyle hareket etmekte, onun sözünü dinlemektedirler.



Allah “… Onlar o her türlü hayırla ilişkisi kesilmiş şeytandan başkasına tapmazlar” (Nisa Suresi, 117)



ayetiyle insanların şeytanın yolunu takip etmekle, hayırdan da uzaklaştıklarını bildirmektedir. Dolayısıyla şeytan bu kişilerin gerçek önderi olarak onları türlü vaatlerle saptırmakta, aynı onların halka yaptıkları gibi, türlü telkin ve vesveselerle Allah’ın hak dininden uzak tutmaktadır. Oysa insanlar şeytanı kendilerine dost ve veli edinmekle çok büyük azapla sonuçlanacak bir yola adım atmış olurlar. Çünkü Kuran’da bildirildiği gibi, “… Şeytan, kime arkadaş olursa, artık ne kötü bir arkadaştır o.” (Nisa Suresi, 38)



İnsan şeytanı dost edindiği zaman onun tavsiyeleriyle, ilhamıyla ve emirleriyle hareket etmeye başlar. Bir işe başlamadan, bir konuşma yapmadan ya da bir karar almadan önce hep bu sahte dostuna danışır. Her işini şeytanla istişare eder, şeytanla birlikte planlar. Allah bir ayetinde şu şekilde bildirmektedir:



İnsanlardan kimi, Allah hakkında bilgisi olmaksızın tartışır durur ve her azgın-kaypak şeytanının peşine düşer. Ona yazılmıştır: “Kim onu veli edinirse, şüphesiz o (şeytan) onu şaşırtıp-saptırır ve onu çılgın ateşin azabına yöneltir.” (Hac Suresi, 3-4)



Ayette de bildirildiği gibi şeytanın dostu olanlar, onu kendilerine veli edinenler, Allah’ın dinine karşı savaş açanlar, şiddetli tartışmalara girenler ve doğru yoldan sapanlardır. Bu kişiler, şeytanın Allah’ın dinine karşı açtığı savaşta onun yanında yer alır, adeta onun ordusunun bir neferi haline gelirler. Böyle bir insan, ayette de bildirildiği gibi, “… kendi Rabbine karşı (şeytana) arka çıkandır.” (Furkan Suresi, 55)



Şeytanın yapacağı ilk şey Allah’ın varlığını, her yeri sarıp kuşattığını ve insanların var oluş amaçlarını kendi tabilerine unutturmaktır. Allah, elçileri ve hak kitapları aracılığıyla insanlara, kendilerini yoktan yaratan, yaşatan, rızıklandıran ve güzel bir ahlak gösterdikleri takdirde kendilerine sonsuza kadar çok güzel bir hayat vaat ettiğini bildirir. İnsanlara bu yüzden Kendisine karşı sorumlu olduklarını ve Kuran ile bildirdiği sınırları korumakla mükellef olduklarını hatırlatır. Şeytan ise kendi fırkasına kimseye karşı bir sorumlulukları olmadığı, yaptıkları tavırların, söyledikleri sözlerin hesabını vermeyecekleri, insanın sadece kendine karşı sorumlu olduğu, dolayısıyla her türlü azgınlık ve sapkınlığı yaşamasında hiçbir sakınca olmadığı yalanlarını telkin eder.


Örneğin Allah Kuran’da 5 vakit namazın kılınmasını emretmektedir. Namaz İslam’ın esaslarından biridir. Değerli Peygamberimiz (sav) bir hadisinde şöyle buyurur:



“İslam (dini) beş (esas) üzerine kurulmuştur: Allah’dan başka hiçbir ilah olmadığına, Muhammed (sav)’in Allah’ın Resulü olduğuna şehadet etmek, namazı dosdoğru kılmak, zekatı vermek, beyt (-i Şerif)i ziyaret etmek ve Ramazan orucunu tutmaktır.” (Riyazü’s Salihin, İmamı Nevevi, Bedir Yayınları, s.668)



Şeytan ise namazı kendince zor gösterecek bahaneler öne sürdürmeye çalışır. Kimi zaman işle ilgili bir toplantı, kimi zaman trafik sıkışıklığı, seyahat, uçağın ya da otobüsün saati, bazen vakit darlığı gibi durumlar insanın karşısına çıkabilir. Ancak iman edenler bunları güzel bir fırsat olarak görür ve namazlarını her ne olursa olsun mutlaka vaktinde kılma konusunda kararlılık gösterirler. İman sahibi olmayan, Kuran’ı rehber edinmeyen kimselerse şeytanın bu telkinlerini kolaylıkla kabul ederler.



Allah Kuran’dan yüz çevirenlerin durumunu bir ayette şöyle haber vermektedir:



Onlara kendisine ayetlerimizi verdiğimiz kişinin haberini anlat. O, bundan sıyrılıp-uzaklaşmış, şeytan onu peşine takmıştı. O da sonunda azgınlardan olmuştu. (A’raf Suresi, 175)



Bu telkinlere kapılanlar sanki hiç ölmeyecekmiş, dünyadaki hayatları hiç sona ermeyecekmiş gibi boşvermişlik ve umursuzluk içinde yaşarlar. Din ahlakını ve Allah’ın koyduğu sınırları görmezlikten gelerek mutlu bir hayat süreceklerini ümit ederler. Kendilerini kuşatan gerçekleri görmemek, gördükleri şeyleri ise unutmak, akıllarına getirmemek için özel bir çaba sarf ederler. Bunun için de Kuran dışı bir hayat seçerek, Kuran’da bildirilen gerçekleri düşünmemenin, bunlardan kaçmanın ve unutmaya çalışmanın kısacası Kuran’ı dinlememenin bir çözüm olmasını isterler. Ancak yaptıkları hesaplar hiç de şeytanın onlara vaat ettiği gibi olmaz. Aksine Kuran ayetlerinden gaflet içinde geçirdikleri her dakika onlara mutlaka bir sıkıntı ve belayı da beraberinde getirir. Çünkü hiçbir kimseye karşı sorumlu olmayacağına ve yaptıklarından hesaba çekilmeyeceğine inanan bir insan için her türlü ahlaksızlığı, vicdansızlığı yapmak çok kolaydır. İşte bu nedenle de inkarcılar çoğu zaman inanmamakla kalmaz, aynı zamanda elçilerin söylediklerine veya hak kitapların kendilerine okunmasına dahi katlanamayarak, Allah’ın elçilerine ve iman sahibi müminlere karşı saldırgan bir tutum sergilerler.



Tarihin her döneminde inkar eden insanların bu tarz tutumları birbirinin tıpatıp benzeri olmuştur. Çünkü onları yönlendiren yine aynı şeytani güçtür. Bu durum Kuran’da şöyle haber verilmektedir:



… Gerçekten şeytanlar, sizinle mücadele etmeleri için kendi dostlarına gizli-çağrılarda bulunurlar… (Enam Suresi, 121)



Kuran’ın her ortamda üstün geleceği gerçeğinden habersiz, Allah’ın ayetleri konusunda sonuçsuz bir mücadele yürütenler de, şeytanın yolundan giderek, onun verdiği emirlere kendi akıl ve vicdanlarını kullanmaksızın uyarlar. Ancak şeytanın bu gizli çağrıları gerçekte onları çılgınca yanan bir ateşe götürecektir. Allah bu kişilerle ilgili Kuran’da şöyle haber veriri:



… İnsanlardan öyleleri vardır ki, hiçbir ilme dayanmadan, bir yol gösterici ve aydınlatıcı bir kitap olmadan Allah hakkında mücadele edip durur. Onlara; “Allah’ın indirdiklerine uyun” denildiğinde, derler ki; “Hayır, biz atalarımızı üzerinde bulduğumuz şeye uyarız.” Şayet şeytan, onları çılgınca yanan ateşin azabına çağırmışsa da mı (buna uyacaklar)? (Lokman Suresi, 20-21)