Ölüm, Kuran ahlakından uzak yaşayan insanların düşünmekten ve konuşmaktan kaçındıkları bir konudur. Bu kişiler, ölümün ardından dünya hayatlarında bağlandıkları herşeyden uzaklaşacaklarını, Allah (cc)'a hesap vereceklerini, cennetin ve cehennemin varlığını akıllarına getirmek istemezler. Çoğu zaman ölümün hep belirli bir yaştan sonra başlarına geleceğine ve o yaşa ulaşana kadar da önlerinde çok uzun bir vakit olduğuna kendilerini inandırırlar. Etraflarındaki pek çok şey bu insanlara sürekli ölümü hatırlattığı halde tüm bunları anlamazlıktan gelirler. Oysa ölüm her insanın bir adım ilerisindedir. İnsan bir an "yaşıyorum" derken göz açıp kapama vakti kadar kısa bir süre sonra karşısında canını almak üzere gelmiş ölüm meleklerini bulabilir. İşte o andan itibaren sonsuz yaşamını kurtarmak için yapabileceği hiçbir şey yoktur. Gaflet içinde geçirdiği bir ömrü telafi etmesi mümkün değildir.
İnsanlar ölüme karşı birtakım tedbirler alarak ondan kaçabileceklerini sanırlar. Fakat insan nerede olursa olsun, yanında kimler bulunursa bulunsun, ne kadar korunaklı bir yapıda yaşarsa yaşasın ölümden kaçması mümkün değildir. Allah (cc) bu gerçeği Kuran'da şöyle haber vermiştir:
"De ki: "Elbette sizin kendisinden kaçmakta olduğunuz ölüm, şüphesiz sizinle karşılaşıp-buluşacaktır. Sonra gaybı da, müşahede edilebileni de bilen (Allah)a döndürüleceksiniz; O da size yaptıklarınızı haber verecektir." (Cuma Suresi, 8)
İnsanın etrafında her an gelişen ölüm olayları, yakınlarının yavaş yavaş dünyadan ayrılması, ölümden kimsenin kaçamadığının açık bir delilidir. Genç, yaşlı, zengin, fakir, güzel, çirkin demeden ölümün insanı her zaman ve her yerde bulduğunu bilmek ise, insanın bu dünyaya bağlanmamasını ve asıl olarak ölümden sonraki sonsuz yurda hazırlık yapması gerektiğini anlamasını sağlamalıdır. Değerli İslam büyüğümüz İmam Gazali de ölümün gerçek yüzünü şöyle tarif etmiştir:
Şunu kesin bir şekilde bil ki: Ölüm ve ölüm sonrası diriliş tıpkı uyku ve uyku sonrası uyanma gibi senin iki konumunu yansıtır. Yakin gözü ve basiret nuruyla bu hakikatleri görecek istidatta değilsen bari söylenenlere kalben inan, zamanlarını, soluklarını denetim altında tut, göz açıp kapayacak kadar bir süre bile Allah'tan gaflet etme, bütün bunları yapsan bile yine de büyük bir tehlike içinde olduğunu unutma. Ya bunlara dikkat etmezsen halin nice olur? (İhya'u Ulum'id-Din, 4. Cilt, İmam Gazali, s. 360)
Ölüm, insanların dünyada yaptıkları herşeyin hesabını verip, sonsuz hayatlarını sürdürmek için yerleşecekleri mekana bir geçiştir. İnsanların sadece bedenleriyle ve dünya ile bağlantılarının kesildiği an olan ölüm, asla herşeyin sonu değil, aksine herşeyin ve asıl hayatın başlangıcıdır.
Allah (cc) dünyada insanlara ölümü sürekli hatırlatmış, dünyanın geçiciliğini göstermiş, sonsuz hayatın varlığını ve bu hayata hazırlık yapılması gerektiğini anlatan elçilerini ve herşeyin bir açıklayıcısı olarak Kuran'ı göndermiştir. Rabbimiz insanların da yaşamlarını tüm bu uyarılara ve hatırlatmalara göre düzenlemelerini istemiştir. İşte ölüm anı, hesap gününün başlangıcıdır. Bu gerçeği düşünmek, her insanı sonsuz hayatında hesabını rahatlıkla verebileceği bir ahlakı yaşamaya yöneltir. İnsanın kurtuluşunu sağlayacak olan Allah (cc)'ın rızası da ancak böyle bir şuur açıklığıyla kazanılabilecektir.
Dünyada bu gerçekten gafil yaşayan insanların ahiretteki durumları Kuran'da şöyle bildirilir:
"Sonunda, onlardan birine ölüm geldiği zaman, der ki: "Rabbim, beni geri çevirin." "Ki, geride bıraktığım (dünya)da salih amellerde bulunayım." Asla, gerçekten bu, yalnızca bir sözdür, bunu da kendisi söylemektedir. Onların önlerinde, diriltilip kaldırılacakları güne kadar bir engel (berzah) vardır. " (Müminun Suresi, 99-100)
İman eden her insan, ölüm gerçeğini samimi olarak düşünerek, pişmanlığın ve tevbenin fayda etmeyeceği hesap günü gelmeden önce Allah (cc)'ın razı olacağı bir insan olmak için daimi bir gayret göstermelidirler.. .
Samimi İmanın Karşısındaki Büyük Tehlike: Şirk
Birçok insan şirkin, samimi imanın yaşanmasını engelleyen büyük bir tehlike ve Allah (cc) Katında affedilmeyecek bir günah olduğunu bilir. Ama çoğu insan kendisini bu durumdan müstağni görür. Müşriklerin, yani şirk koşan kimselerin, sadece taştan ya da tahtadan oyulmuş heykellere ve putlara ibadet eden insanlar olduklarını sanır. Kimileri de müşriklerin, sadece Peygamberimiz (sav)'den önce Kabe'deki putlara tapan cahiliye Arapları ve onlara benzer ilkel putperestler olduğunu düşünür.
Oysa şirk, sadece bazı eşyalara ya da putlara tapmakla sınırlı bir kavram değildir. İnsanın Allah (cc)'tan başka medet umduğu, rızasını aradığı her varlık, Allah (cc)'ın rızasına tercih ettiği herşey, Allah (cc)'tan başka bir ilah edinmesi demektir (Allah (cc)’ı tenzih ederiz). Bu nedenle şirki uzak görmemek, aksine insanın çok yakınında olabileceğine ihtimal vermek gerekir. Çünkü bu, Allah (cc)'a karşı işlenebilecek en büyük suçlardan biridir. Çünkü Allah (cc) ile birlikte başka bir ilah edinerek O'na ortak koşmak, büyük bir iftiradır (Allah (cc)’ı tenzih ederiz). İşte bu yüzden Allah (cc) Kuran'da şirkin büyük bir sapkınlık olduğunu; dilediği günahı affedeceğini, ancak şirki affetmeyeceğini bildirmiştir. Allah (cc) bir ayette şöyle buyurmaktadır:
"Hiç şüphesiz, Allah, Kendisi'ne şirk koşanları bağışlamaz. Bunun dışında kalanlar ise, (onlardan) dilediğini bağışlar. Kim Allah'a şirk koşarsa elbette o uzak bir sapıklıkla sapmıştır. " (Nisa Suresi, 116)
Allah (cc)'ın bu konuda bildirdikleri, şirkten sakınmanın önemini çok açık bir şekilde ortaya koymaktadır. Allah (cc)'ın bağışlamayacağını bildirdiği, sapkınlık olarak nitelendirdiği bir günah elbette ki Müslümanların en çok kaçınacakları durumdur. Kuran'ın pek çok ayetinde Allah (cc) müminleri şirke karşı uyarmış, onları bu büyük kötülükten önemle sakındırmıştır. Hz. Lokman'ın oğluna verdiği, "Ey oğlum, Allah'a şirk koşma. Şüphesiz şirk, gerçekten büyük bir zulümdür" (Lokman Suresi, 13) şeklindeki öğüt de, Kuran'daki şirkten sakındıran ayetlerden biridir. Şirkin bu derece önemli bir konu olmasının bir diğer sebebi ise, insanın amellerinin boşa gitmesine ve hüsrana uğramalarına neden olmasıdır. İnsanlar Kuran'da bu duruma karşı şöyle uyarılmaktadırlar:
"Andolsun, sana ve senden öncekilere vahyolundu (ki): Eğer şirk koşacak olursan, şüphesiz amellerin boşa çıkacak ve elbette sen, hüsrana uğrayanlardan olacaksın. " (Zümer Suresi, 65)
Tüm bu ayetlerden açıkça anlaşıldığı gibi, Allah (cc)'a şirk koşmak son derece tehlikeli, insanı cehenneme kadar sürükleyebilecek bir günahtır. Bu nedenle Allah (cc)'tan korkan ve O'nun cennetini uman bir kişinin bu tehlikeye karşı dikkatli olması gerekir. Ancak dikkatli olabilmek için de öncelikle şirki tanımak, nelerin şirkin kapsamına girdiğini bilmek gerekir. Bunu bilen insan Allah (cc) korkusuna sahipse, bu günahı işlemekten şiddetle sakınacaktır.
Ancak şunu da hatırlatmak gerekir ki kişinin bu tehlikeyi kendisinden uzak görmesi, şirkin kendisi için bir tehlike olmadığını düşünmesi ona çok büyük zarar getirebilir. Çünkü böyle bir insan konuyu düşünmeye dahi gerek görmeyecek, konu hakkında anlatılanları, verilen örnekleri üzerine almayacak ve dolayısıyla eğer şirk içinde yaşıyorsa, böyle yaşamaya devam edecektir. Bunun sonucunda ise şirk içinde ölecek ve Allah (cc)'ın huzuruna böyle bir günah ile çıkacaktır. Bu ise, hiçbir Müslümanın istemeyeceği bir durumdur.
Bu nedenle yapılması gereken herkesin şirk üzerinde samimiyetle düşünmesi ve bu konuda Kuran'da bildirilen hatalara düşmekten, hatta şirki andırır bir tavır sergilemekten dahi şiddetle kaçınmasıdır. İnsanın olası hataları baştan reddetmek yerine, her zaman her konuda eksik ya da hatalı olabileceğine ihtimal vermesi, Allah (cc)’ın izniyle her zaman kazançlı çıkmasına vesile olacaktır...
Oysa şirk, sadece bazı eşyalara ya da putlara tapmakla sınırlı bir kavram değildir. İnsanın Allah (cc)'tan başka medet umduğu, rızasını aradığı her varlık, Allah (cc)'ın rızasına tercih ettiği herşey, Allah (cc)'tan başka bir ilah edinmesi demektir (Allah (cc)’ı tenzih ederiz). Bu nedenle şirki uzak görmemek, aksine insanın çok yakınında olabileceğine ihtimal vermek gerekir. Çünkü bu, Allah (cc)'a karşı işlenebilecek en büyük suçlardan biridir. Çünkü Allah (cc) ile birlikte başka bir ilah edinerek O'na ortak koşmak, büyük bir iftiradır (Allah (cc)’ı tenzih ederiz). İşte bu yüzden Allah (cc) Kuran'da şirkin büyük bir sapkınlık olduğunu; dilediği günahı affedeceğini, ancak şirki affetmeyeceğini bildirmiştir. Allah (cc) bir ayette şöyle buyurmaktadır:
"Hiç şüphesiz, Allah, Kendisi'ne şirk koşanları bağışlamaz. Bunun dışında kalanlar ise, (onlardan) dilediğini bağışlar. Kim Allah'a şirk koşarsa elbette o uzak bir sapıklıkla sapmıştır. " (Nisa Suresi, 116)
Allah (cc)'ın bu konuda bildirdikleri, şirkten sakınmanın önemini çok açık bir şekilde ortaya koymaktadır. Allah (cc)'ın bağışlamayacağını bildirdiği, sapkınlık olarak nitelendirdiği bir günah elbette ki Müslümanların en çok kaçınacakları durumdur. Kuran'ın pek çok ayetinde Allah (cc) müminleri şirke karşı uyarmış, onları bu büyük kötülükten önemle sakındırmıştır. Hz. Lokman'ın oğluna verdiği, "Ey oğlum, Allah'a şirk koşma. Şüphesiz şirk, gerçekten büyük bir zulümdür" (Lokman Suresi, 13) şeklindeki öğüt de, Kuran'daki şirkten sakındıran ayetlerden biridir. Şirkin bu derece önemli bir konu olmasının bir diğer sebebi ise, insanın amellerinin boşa gitmesine ve hüsrana uğramalarına neden olmasıdır. İnsanlar Kuran'da bu duruma karşı şöyle uyarılmaktadırlar:
"Andolsun, sana ve senden öncekilere vahyolundu (ki): Eğer şirk koşacak olursan, şüphesiz amellerin boşa çıkacak ve elbette sen, hüsrana uğrayanlardan olacaksın. " (Zümer Suresi, 65)
Tüm bu ayetlerden açıkça anlaşıldığı gibi, Allah (cc)'a şirk koşmak son derece tehlikeli, insanı cehenneme kadar sürükleyebilecek bir günahtır. Bu nedenle Allah (cc)'tan korkan ve O'nun cennetini uman bir kişinin bu tehlikeye karşı dikkatli olması gerekir. Ancak dikkatli olabilmek için de öncelikle şirki tanımak, nelerin şirkin kapsamına girdiğini bilmek gerekir. Bunu bilen insan Allah (cc) korkusuna sahipse, bu günahı işlemekten şiddetle sakınacaktır.
Ancak şunu da hatırlatmak gerekir ki kişinin bu tehlikeyi kendisinden uzak görmesi, şirkin kendisi için bir tehlike olmadığını düşünmesi ona çok büyük zarar getirebilir. Çünkü böyle bir insan konuyu düşünmeye dahi gerek görmeyecek, konu hakkında anlatılanları, verilen örnekleri üzerine almayacak ve dolayısıyla eğer şirk içinde yaşıyorsa, böyle yaşamaya devam edecektir. Bunun sonucunda ise şirk içinde ölecek ve Allah (cc)'ın huzuruna böyle bir günah ile çıkacaktır. Bu ise, hiçbir Müslümanın istemeyeceği bir durumdur.
Bu nedenle yapılması gereken herkesin şirk üzerinde samimiyetle düşünmesi ve bu konuda Kuran'da bildirilen hatalara düşmekten, hatta şirki andırır bir tavır sergilemekten dahi şiddetle kaçınmasıdır. İnsanın olası hataları baştan reddetmek yerine, her zaman her konuda eksik ya da hatalı olabileceğine ihtimal vermesi, Allah (cc)’ın izniyle her zaman kazançlı çıkmasına vesile olacaktır...
Kuran'da Tarif Edilen Güçlü Allah Korkusu
Allah korkusu, bir insan için hem imanının çok keskin bir göstergesi hem de onun ebedi hayatını belirleyecek çok önemli bir özelliktir. İnsan, ancak ve ancak Allah’tan korkup sakınırsa kurtulacaktır.
Herşeyden önce iyi bilinmelidir ki, Allah korkusu birtakım cahil insanların sandıkları gibi, yalnızca peygamberlere ya da evliyalara has özel bir üstünlük değil, tüm iman edenlerin kalplerinde taşıdıkları ve diğer tüm insanların da taşımaları gereken büyük bir nimettir. Yüce Rabbimiz Kuran’da şu şekilde emretmiştir:
"Ey iman edenler, Allah’tan korkun. Herkes yarın için neyi takdim ettiğine baksın. Allah’tan korkun. Hiç şüphesiz Allah, yaptıklarınızdan haberdardır. " (Haşr Suresi, 18)
Mümin her konuda olduğu gibi Allah’ın bu emrini de kayıtsız şartsız yerine getirmeye çalışır. Allah’tan korkmanın, tıpkı namaz kılmak, oruç tutmak gibi “farz kılınmış” bir ibadet olduğunu bilir ve bu ibadeti en güzel biçimde yerine getirmeye çalışır. Bununla birlikte, Allah Kuran’da insanın neden Kendisi'nden korkması gerektiğinin hikmetlerini de ayrıntılı olarak bildirmiştir.
Gücünün Yettiği Kadar Allah’tan Korkmak
Allah Kuran’da insanlara sonsuz kudretini, makamının yüceliğini ve üstünlüğünü, iman etmeyenler için hazırladığı azabın şiddetini ve büyüklüğünü detaylı olarak anlatmıştır. Artık bundan sonra kişiye düşen bu gerçekleri samimi olarak ve derin derin tefekkür etmesi, niyetinde ve yaptığı işlerde hep bu gerçeklerin bilincinde bir tavır göstermesidir. Bunu da ayette bildirildiği gibi gücünün yettiği derecede yapmaya çalışmalıdır.
"Öyleyse güç yetirebildiğiniz kadar Allah’tan korkup-sakının, dinleyin ve itaat edin..." (Tegabün Suresi, 16)
Her insan gücünün yettiğince Allah’ın büyüklüğünü takdir etmeli, gücü yettiğince Rabbimiz'in azabının -cehennem azabının- büyüklüğünü ve boyutlarını tefekkür etmelidir. Bunun sonucunda kalbinde doğal olarak Allah korkusu oluşacaktır. Böylece mümin Kuran’da emredilen ibadetleri yapmamaktan, haram kılınan şeyleri ise yapmaktan gücü yettiğince korkup sakınacaktır.
Burada belirtilmesi gereken çok önemli bir nokta daha vardır: Allah korkusu, elde edilmesi zor olan, birtakım aşamalardan geçerek kazanılacak bir his değildir. Aksine şuuru açık, düşünen her insanın, aksi mümkün olmayacak şekilde derinden hissettiği bir duygudur. Bir insanın gerçek Allah korkusunu elde edebilmesi için tek bir samimi tefekkürü bile yeterli olabilir. Kişi yalnızca bir an ölümü, ölümden sonra karşılaşacaklarını düşünüp, Allah’a karşı saygı dolu bir korku hissedebilir. Bu, tamamen insanın düşünmesine ve aklını kullanmasına bağlıdır.
İçi Saygı ile Titreyerek Korkmak
Allah korkusunun diğer dünyevi korkularla karıştırılmaması gerekir, Yüce Rabbimiz, Kuran’da Kendisi'nden korkan bir müminin hislerini ve ruh halini detaylı olarak bildirmiştir. Müminin Allah korkusu başka hiçbir korkuya benzemeyen, son derece içli ve saygı dolu bir korkudur. Bu korku diğer korkular gibi insana sıkıntı ve azap veren bir korku türü değildir. Tam tersine, insana kulluğunu ve aczini hatırlatan, onun aklını ve şuurunu açıp geliştiren, insanı çok üstün bir ahlak seviyesine ulaştıran bir korkudur. Bu korku müminin ahirete olan özlemini artıran, ümit ve şevkini körükleyen bir korkudur. Allah korkusu, müminin Allah’a olan yakınlığını ve sevgisini kat kat artıran, ona büyük manevi hazlar yaşatan asil bir duygudur. Kuran’da iman edenlerin taşıdıkları bu içli ve saygı dolu korkudan pek çok ayette bahsedilir:
"Gerçek şu ki, Rablerinden gayb ile (O’nu görmedikleri halde) içleri titreyerek-korkanlara gelince; onlar için bir bağışlanma ve büyük bir ecir vardır. " (Mülk Suresi, 12)
"... Rablerinden içleri saygı ile titrer, kötü hesaptan korkarlar. " (Rad Suresi, 21)
"Ki onlar (o peygamberler) Allah’ın risaletini tebliğ edenler, O’ndan içleri titreyerek-korkanlar ve Allah’ın dışında hiç kimseden korkmayanlardır. Hesap görücü olarak Allah yeter. " (Ahzab Suresi, 39)
Umutla Beraber Korku Duymak
Mümin Allah’tan korkarken Allah’ın şefkatini, merhametini, bağışlayıcılığını, O’nun lütfeden, tevbeleri kabul eden olduğunu da hatırından çıkarmaz. Bu da onun korkarken, bir yandan da içinde çok şiddetli bir umut taşımasına sebep olur. İçindeki Allah korkusu, Allah’ın bu sıfatlarını da çok derin ve geniş bir biçimde tefekkür etmesine, Allah’ın üstünlüğünü ve büyüklüğünü çok daha iyi takdir edebilmesine, dolayısıyla Allah’a daha fazla yakınlaşmasına vesile olur. Allah’ın merhametinin, şefkatinin, bağışlamasının büyüklüğünü daha iyi idrak eder.
İşte gerçek mümin Allah’a korku ve umut dolu bir ruh hali içinde yönelir ve dua eder:
"Onların yanları yataklarından uzaklaşır. Rablerine korku ve umutla dua ederler ve kendilerine rızık olarak verdiklerimizden infak ederler. " (Secde Suresi, 16)
Bu da Allah korkusunun hiçbir zaman ümitsizliğe, karamsarlığa düşürmeyen bir duygu olduğunun göstergesidir. Müminlerin sürekli bir umut içinde olmaları gerektiği Kuran’ın pek çok yerinde şu şekilde bildirilmiştir:
"... O’na korkarak ve umut taşıyarak dua edin. Doğrusu Allah’ın rahmeti iyilik yapanlara pek yakındır. " (Araf Suresi, 56)
Umutsuzluğun ise inkar edenlerin bir vasfı olduğu bir Kuran ayetinde şöyle bildirilmiştir:
"Allah’ın ayetlerini ve O’na kavuşmayı ‘yok sayıp inkâr edenler’; işte onlar, Benim rahmetimden umut kesmişlerdir; ve işte onlar, acı azab onlarındır. (Ankebut Suresi, 23)
Hesap Gününden Önce
Hesap günü yaşanacak olayları düşünüp de korkuya kapılmamak mümkün değildir. Fakat bu korku yalnızca iman edenlere özgü bir korkudur. Çünkü Allah’ın pek çok ayette tarif ettiği imtihan ortamının, yazıcıların, şahitlerin ve herkesin biraraya getirilip toplanacağı hesap gününün kesin bir gerçek olduğuna ancak müminler kayıtsız şartsız inanırlar ve kötü bir sonla karşılaşmaktan korkarlar. Sizin de yaptığınız herşey, her an kayda geçiyor; bunları okuduğunuz an da buna dahil. Hızla Allah’a hesap vereceğiniz güne doğru yaklaşıyorsunuz. Gelin siz de Allah’tan korkun ve Allah’ın hoşnutluğunu kazananlardan olun..
Herşeyden önce iyi bilinmelidir ki, Allah korkusu birtakım cahil insanların sandıkları gibi, yalnızca peygamberlere ya da evliyalara has özel bir üstünlük değil, tüm iman edenlerin kalplerinde taşıdıkları ve diğer tüm insanların da taşımaları gereken büyük bir nimettir. Yüce Rabbimiz Kuran’da şu şekilde emretmiştir:
"Ey iman edenler, Allah’tan korkun. Herkes yarın için neyi takdim ettiğine baksın. Allah’tan korkun. Hiç şüphesiz Allah, yaptıklarınızdan haberdardır. " (Haşr Suresi, 18)
Mümin her konuda olduğu gibi Allah’ın bu emrini de kayıtsız şartsız yerine getirmeye çalışır. Allah’tan korkmanın, tıpkı namaz kılmak, oruç tutmak gibi “farz kılınmış” bir ibadet olduğunu bilir ve bu ibadeti en güzel biçimde yerine getirmeye çalışır. Bununla birlikte, Allah Kuran’da insanın neden Kendisi'nden korkması gerektiğinin hikmetlerini de ayrıntılı olarak bildirmiştir.
Gücünün Yettiği Kadar Allah’tan Korkmak
Allah Kuran’da insanlara sonsuz kudretini, makamının yüceliğini ve üstünlüğünü, iman etmeyenler için hazırladığı azabın şiddetini ve büyüklüğünü detaylı olarak anlatmıştır. Artık bundan sonra kişiye düşen bu gerçekleri samimi olarak ve derin derin tefekkür etmesi, niyetinde ve yaptığı işlerde hep bu gerçeklerin bilincinde bir tavır göstermesidir. Bunu da ayette bildirildiği gibi gücünün yettiği derecede yapmaya çalışmalıdır.
"Öyleyse güç yetirebildiğiniz kadar Allah’tan korkup-sakının, dinleyin ve itaat edin..." (Tegabün Suresi, 16)
Her insan gücünün yettiğince Allah’ın büyüklüğünü takdir etmeli, gücü yettiğince Rabbimiz'in azabının -cehennem azabının- büyüklüğünü ve boyutlarını tefekkür etmelidir. Bunun sonucunda kalbinde doğal olarak Allah korkusu oluşacaktır. Böylece mümin Kuran’da emredilen ibadetleri yapmamaktan, haram kılınan şeyleri ise yapmaktan gücü yettiğince korkup sakınacaktır.
Burada belirtilmesi gereken çok önemli bir nokta daha vardır: Allah korkusu, elde edilmesi zor olan, birtakım aşamalardan geçerek kazanılacak bir his değildir. Aksine şuuru açık, düşünen her insanın, aksi mümkün olmayacak şekilde derinden hissettiği bir duygudur. Bir insanın gerçek Allah korkusunu elde edebilmesi için tek bir samimi tefekkürü bile yeterli olabilir. Kişi yalnızca bir an ölümü, ölümden sonra karşılaşacaklarını düşünüp, Allah’a karşı saygı dolu bir korku hissedebilir. Bu, tamamen insanın düşünmesine ve aklını kullanmasına bağlıdır.
İçi Saygı ile Titreyerek Korkmak
Allah korkusunun diğer dünyevi korkularla karıştırılmaması gerekir, Yüce Rabbimiz, Kuran’da Kendisi'nden korkan bir müminin hislerini ve ruh halini detaylı olarak bildirmiştir. Müminin Allah korkusu başka hiçbir korkuya benzemeyen, son derece içli ve saygı dolu bir korkudur. Bu korku diğer korkular gibi insana sıkıntı ve azap veren bir korku türü değildir. Tam tersine, insana kulluğunu ve aczini hatırlatan, onun aklını ve şuurunu açıp geliştiren, insanı çok üstün bir ahlak seviyesine ulaştıran bir korkudur. Bu korku müminin ahirete olan özlemini artıran, ümit ve şevkini körükleyen bir korkudur. Allah korkusu, müminin Allah’a olan yakınlığını ve sevgisini kat kat artıran, ona büyük manevi hazlar yaşatan asil bir duygudur. Kuran’da iman edenlerin taşıdıkları bu içli ve saygı dolu korkudan pek çok ayette bahsedilir:
"Gerçek şu ki, Rablerinden gayb ile (O’nu görmedikleri halde) içleri titreyerek-korkanlara gelince; onlar için bir bağışlanma ve büyük bir ecir vardır. " (Mülk Suresi, 12)
"... Rablerinden içleri saygı ile titrer, kötü hesaptan korkarlar. " (Rad Suresi, 21)
"Ki onlar (o peygamberler) Allah’ın risaletini tebliğ edenler, O’ndan içleri titreyerek-korkanlar ve Allah’ın dışında hiç kimseden korkmayanlardır. Hesap görücü olarak Allah yeter. " (Ahzab Suresi, 39)
Umutla Beraber Korku Duymak
Mümin Allah’tan korkarken Allah’ın şefkatini, merhametini, bağışlayıcılığını, O’nun lütfeden, tevbeleri kabul eden olduğunu da hatırından çıkarmaz. Bu da onun korkarken, bir yandan da içinde çok şiddetli bir umut taşımasına sebep olur. İçindeki Allah korkusu, Allah’ın bu sıfatlarını da çok derin ve geniş bir biçimde tefekkür etmesine, Allah’ın üstünlüğünü ve büyüklüğünü çok daha iyi takdir edebilmesine, dolayısıyla Allah’a daha fazla yakınlaşmasına vesile olur. Allah’ın merhametinin, şefkatinin, bağışlamasının büyüklüğünü daha iyi idrak eder.
İşte gerçek mümin Allah’a korku ve umut dolu bir ruh hali içinde yönelir ve dua eder:
"Onların yanları yataklarından uzaklaşır. Rablerine korku ve umutla dua ederler ve kendilerine rızık olarak verdiklerimizden infak ederler. " (Secde Suresi, 16)
Bu da Allah korkusunun hiçbir zaman ümitsizliğe, karamsarlığa düşürmeyen bir duygu olduğunun göstergesidir. Müminlerin sürekli bir umut içinde olmaları gerektiği Kuran’ın pek çok yerinde şu şekilde bildirilmiştir:
"... O’na korkarak ve umut taşıyarak dua edin. Doğrusu Allah’ın rahmeti iyilik yapanlara pek yakındır. " (Araf Suresi, 56)
Umutsuzluğun ise inkar edenlerin bir vasfı olduğu bir Kuran ayetinde şöyle bildirilmiştir:
"Allah’ın ayetlerini ve O’na kavuşmayı ‘yok sayıp inkâr edenler’; işte onlar, Benim rahmetimden umut kesmişlerdir; ve işte onlar, acı azab onlarındır. (Ankebut Suresi, 23)
Hesap Gününden Önce
Hesap günü yaşanacak olayları düşünüp de korkuya kapılmamak mümkün değildir. Fakat bu korku yalnızca iman edenlere özgü bir korkudur. Çünkü Allah’ın pek çok ayette tarif ettiği imtihan ortamının, yazıcıların, şahitlerin ve herkesin biraraya getirilip toplanacağı hesap gününün kesin bir gerçek olduğuna ancak müminler kayıtsız şartsız inanırlar ve kötü bir sonla karşılaşmaktan korkarlar. Sizin de yaptığınız herşey, her an kayda geçiyor; bunları okuduğunuz an da buna dahil. Hızla Allah’a hesap vereceğiniz güne doğru yaklaşıyorsunuz. Gelin siz de Allah’tan korkun ve Allah’ın hoşnutluğunu kazananlardan olun..
Şeytandan Allah'a Sığınmak
”Eğer sana şeytandan yana bir kışkırtma (vesvese veya iğva) gelirse, hemen Allah'a sığın. Çünkü O, işitendir, bilendir. (Allah'tan) Sakınanlara şeytandan bir vesvese eriştiğinde (önce) iyice düşünürler (Allah'ı zikredip-anarlar), sonra hemen bakarsın ki görüp bilmişlerdir. (Şeytan'ın) Kardeşleri ise, onları sapıklığa sürüklerler, sonra peşerini bırakmazlar.” (Araf Suresi, 201-202)
Şeytan müminlerin zihnini boş düşüncelerle oyalamaya çalışır. Amacı, iman eden kimseleri meşgul edip, Allah'ın rızasını kazanabilecekleri faydalı işler yapmalarını engellemektir.
Mümin, her an Allah’ın hoşnutluğunu aramaya yönelik bir gayret içerisindedir. Yaptığı her işi, “imkanım, aklım, gücüm, sağlığım yerindeyken en iyisini yapayım ki Allah'ın rızasını kazanabileyim” diye düşünerek yapar. İşte şeytan, bu hayırlı işlerden alıkoyabilmek için çeşitli vesveselerle müminin aklına girmeye çalışır.
Bu vesveseler genellikle ahireti unutup, dünyevi detaylara dalma eğiliminde olan kişilerde daha etkili olur. Çünkü şeytan gurur, kıskançlık, hırs, enaniyet gibi tamamen dünyaya yönelik hislerle insanı kandırır. Halbuki Allah rızası için salih amellerde bulunan ve ahireti hedefleyen bir insanın enaniyet veya hırs yapması çok anlamsızdır. Bu tip hisler tamamen şeytanın oyunudur. Mümin böyle bir vesveseye karşı hemen şeytandan Yüce Allah’a sığınmalıdır. Ardından Allah’ın ayette bildirdiği gibi iyice düşünüp, Allah’ı zikretmelidir. Ayette geçen “sonra hemen bakarsın ki görüp bilmişlerdir” sözleriyle Rabbimiz, böyle bir ahlak göstermenin müminin aklını ve vicdanını açacağını bildirmektedir. Allah'ın Kuran'da gösterdiği bu kesin çözüme uymayıp bile bile Allah’a sığınmaktan kaçınan ve ısrarla vesvesenin içine dalan kişiler ise, yine ayette bildirildiği gibi şeytanın peşine takılıp, doğru yoldan uzaklaşırlar.
İnsanın, şeytanın bu oyununu görmesi ve buna Kuran ahlakı ile karşı koyması son derece önemlidir. Aksinde kendisini bile bile dünyada ve ahirette zarar uğratacak bir bir sistemin içerisine sokmuş olur. Bunun yerine Allah'ın bildirdiği çözüme uyması ve şeytanın tuzağını geçersiz hale getirmesi ise çok kolaydır. Bu ahlak Allah'ın izniyle kişiye dünyada ve ahirette hem Allah'ın rızasının hem de tüm nimetlerin kapısını açacaktır.. .
Şeytan müminlerin zihnini boş düşüncelerle oyalamaya çalışır. Amacı, iman eden kimseleri meşgul edip, Allah'ın rızasını kazanabilecekleri faydalı işler yapmalarını engellemektir.
Mümin, her an Allah’ın hoşnutluğunu aramaya yönelik bir gayret içerisindedir. Yaptığı her işi, “imkanım, aklım, gücüm, sağlığım yerindeyken en iyisini yapayım ki Allah'ın rızasını kazanabileyim” diye düşünerek yapar. İşte şeytan, bu hayırlı işlerden alıkoyabilmek için çeşitli vesveselerle müminin aklına girmeye çalışır.
Bu vesveseler genellikle ahireti unutup, dünyevi detaylara dalma eğiliminde olan kişilerde daha etkili olur. Çünkü şeytan gurur, kıskançlık, hırs, enaniyet gibi tamamen dünyaya yönelik hislerle insanı kandırır. Halbuki Allah rızası için salih amellerde bulunan ve ahireti hedefleyen bir insanın enaniyet veya hırs yapması çok anlamsızdır. Bu tip hisler tamamen şeytanın oyunudur. Mümin böyle bir vesveseye karşı hemen şeytandan Yüce Allah’a sığınmalıdır. Ardından Allah’ın ayette bildirdiği gibi iyice düşünüp, Allah’ı zikretmelidir. Ayette geçen “sonra hemen bakarsın ki görüp bilmişlerdir” sözleriyle Rabbimiz, böyle bir ahlak göstermenin müminin aklını ve vicdanını açacağını bildirmektedir. Allah'ın Kuran'da gösterdiği bu kesin çözüme uymayıp bile bile Allah’a sığınmaktan kaçınan ve ısrarla vesvesenin içine dalan kişiler ise, yine ayette bildirildiği gibi şeytanın peşine takılıp, doğru yoldan uzaklaşırlar.
İnsanın, şeytanın bu oyununu görmesi ve buna Kuran ahlakı ile karşı koyması son derece önemlidir. Aksinde kendisini bile bile dünyada ve ahirette zarar uğratacak bir bir sistemin içerisine sokmuş olur. Bunun yerine Allah'ın bildirdiği çözüme uyması ve şeytanın tuzağını geçersiz hale getirmesi ise çok kolaydır. Bu ahlak Allah'ın izniyle kişiye dünyada ve ahirette hem Allah'ın rızasının hem de tüm nimetlerin kapısını açacaktır.. .
KURAN’DAN YÜZ ÇEVİRENLER
Bir an için hayatınız boyunca en çok sahip olmak istediğiniz imkanın size sunulduğunu, fakat sizin bu teklifi değerlendiremeyip, geri çevirdiğinizi düşünün. Hayatınızı tamamen değiştirebilecek bu yanlış karardan sonra kimbilir ne kadar büyük bir pişmanlık yaşar, o an geri dönüp kararınızı değiştirebilmeyi ne kadar çok istersiniz. Ama artık çok geçtir ve zamanı geriye çevirmek mümkün değildir. Yapılacak en akılcı şey bundan sonra benzer bir hataya düşmemek için tedbir almaktır. Bu yanlış kararı almanızda etkisi olan kişileri düşünür, bir daha bu tarz kimselerin etkisi altında kalmamaya kendi kendinize söz verirsiniz.
Şu anda da birçok insan için bu durum geçerlidir. Dünya üzerindeki tüm insanların önüne, dünyadaki en büyük fırsatla dahi kıyas edilemeyecek kadar büyük bir imkan sunulmuştur. İnsanların büyük bir bölümü ise bu büyük imkanı görmezden gelmekte, akıl ve vicdanlarıyla değerlendirmeyip geri çevirmektedirler. Allah yeryüzündeki tüm insanlara hem dünyada güzellik, iyilik, adalet, eşitlik, bolluk, refah ve huzur dolu bir hayat, hem de ahirette insanın aklının dahi alamayacağı nimetlerin en güzelleri içinde, ebedi bir yaşam vaat etmektedir. Bu davet, Allah'ın elçileri ve insanlara bir rehber olarak indirdiği kutsal kitapları aracılığı ile tarih boyunca istisnasız tüm insanlara yapılmıştır.
Peygamberimiz Hz. Muhammed (sav)'in de Kuran aracılığıyla tüm insanlara yaptığı bu davet, hakkıyla takdir edebilenler için, önemli bir fırsat, çok büyük bir lütuf ve Allah'tan bir nimettir. Vicdan ve akıl sahibi her insandan beklenen ise böylesine büyük bir fırsatı dikkatle değerlendirmek, önem vererek düşünmek ve bu fırsattan gerektiği gibi istifade etmektir. Aksi bir tutum, yani Kuran'da bildirilen gerçekleri göz ardı etmek, dinlememek ve düşünmemek ya da bu gerçeklerden inkar ederek kaçmak ise, ahiret gününde başta verdiğimiz örnekle kıyaslanamayacak kadar büyük bir pişmanlığa sebep olacaktır. Üstelik bu, hiçbir şekilde telafi edilemeyecek, geri dönülemeyecek bir pişmanlıktır.
Allah'ın davetine bugün icabet etmeyenler, o zorlu gün geldiğinde "… Keşke (dünyaya bir daha) geri çevrilseydik de Rabbimiz’in ayetlerini yalanlamasaydık ve müminlerden olsaydık" (Enam Suresi, 27) derler. Ama artık pişman olmak için çok geçtir. O gün, her insan için dünya hayatları boyunca yapıp ettikleriyle ilgili hüküm verilmiş, herkes alacağı karşılığı almıştır.
Ancak dünya hayatındaki bu kaçışın üzerinde en çok durulması gereken yönü, insanların içinde ne yazdığını dahi bilmeksizin Kuran okumaya, öğrenmeye ve dinlemeye karşı direnmeleri, Kuran'dan yüz çevirmeleridir. İnsanların büyük bir bölümü Allah'ın kendilerini nasıl bir hayata ve nasıl bir ahlaka davet ettiğini bilmeden, sahip oldukları ön yargılar nedeniyle, Kuran ayetlerinden kaçarlar. Tarafsız ve ön yargısız bir şekilde değerlendirmez ve elçilerin davetini reddederler. Bu red, insanları büyük bir yıkıma götüren ilk adımdır. Ancak insanların büyük bir bölümü, içinde bulundukları şiddetli gaflet hali ve fikri saplantı nedeniyle bunun farkında dahi değildirler.
Bu sitenin hazırlanma amacı insanları, kendilerini dünyada ve ahirette çok büyük bir kayba uğratacak bu ön yargılı bakış açısına karşı uyarmaktır. Geçmişteki tüm salih müminlerin yaptığı gibi, iman eden ya da etmeyen herkesi her türlü ön yargıdan, ezberlenmiş bilgiden, fikri saplantıdan arınmış bir şekilde Kuran okumaya, Allah'ın ayetleri üzerinde düşünmeye davet etmektir. Ancak bu uyarma ve hatırlatma, sadece Allah'ı ve Kuran'ı inkar edenler için değil, aynı zamanda iman ettikleri ni söyledikleri halde Kuran ahlakını gereği gibi yaşamayan kimseler için de geçerlidir.
Geçmişte yaşamış tüm peygamberler de gönderildikleri toplulukları Allah'a iman etmeye ve hak dine uymaya davet ettiklerinde çok büyük bir direnme, inkar ve redle karşılaşmışlardır.
Bu bakımdan sitede anlatılacak olan tüm örneklerin, tarih boyunca bütün hak kitaplar için geçerli olduğu ve her elçinin benzer cevaplarla karşılaştığı unutulmamalıdır. Dolayısıyla bizim bu sitede "Kuran'ı dinlemeyenler", "Kuran'dan kaçanlar" olarak tarif edeceğimiz kişiler, geçmişte yaşamış tüm elçilere, tüm hak kitaplara karşı benzer tavırlar gösteren, iman etmekte direnen, gerçeklerden kaçan kimseleri de ifade etmektedir.
Amacımız henüz daha vakit varken, insanları yeniden Kuran'da bildirilenler üzerine düşünmeye sevk etmek, Allah'a teslim olmaya davet etmektir. Ayrıca Allah'ın Kuran'da haber verdiği, "Kim Allah'a davet edene icabet etmezse, artık o, yeryüzünde (Allah'ı aciz bırakacak değildir ve onun O'ndan başka) velileri yoktur. İşte onlar, apaçık bir sapıklık içindedirler" (Ahkaf Suresi, 32) ayetindeki hükmü bir kez daha hatırlatmaktır.
Şu anda da birçok insan için bu durum geçerlidir. Dünya üzerindeki tüm insanların önüne, dünyadaki en büyük fırsatla dahi kıyas edilemeyecek kadar büyük bir imkan sunulmuştur. İnsanların büyük bir bölümü ise bu büyük imkanı görmezden gelmekte, akıl ve vicdanlarıyla değerlendirmeyip geri çevirmektedirler. Allah yeryüzündeki tüm insanlara hem dünyada güzellik, iyilik, adalet, eşitlik, bolluk, refah ve huzur dolu bir hayat, hem de ahirette insanın aklının dahi alamayacağı nimetlerin en güzelleri içinde, ebedi bir yaşam vaat etmektedir. Bu davet, Allah'ın elçileri ve insanlara bir rehber olarak indirdiği kutsal kitapları aracılığı ile tarih boyunca istisnasız tüm insanlara yapılmıştır.
Peygamberimiz Hz. Muhammed (sav)'in de Kuran aracılığıyla tüm insanlara yaptığı bu davet, hakkıyla takdir edebilenler için, önemli bir fırsat, çok büyük bir lütuf ve Allah'tan bir nimettir. Vicdan ve akıl sahibi her insandan beklenen ise böylesine büyük bir fırsatı dikkatle değerlendirmek, önem vererek düşünmek ve bu fırsattan gerektiği gibi istifade etmektir. Aksi bir tutum, yani Kuran'da bildirilen gerçekleri göz ardı etmek, dinlememek ve düşünmemek ya da bu gerçeklerden inkar ederek kaçmak ise, ahiret gününde başta verdiğimiz örnekle kıyaslanamayacak kadar büyük bir pişmanlığa sebep olacaktır. Üstelik bu, hiçbir şekilde telafi edilemeyecek, geri dönülemeyecek bir pişmanlıktır.
Allah'ın davetine bugün icabet etmeyenler, o zorlu gün geldiğinde "… Keşke (dünyaya bir daha) geri çevrilseydik de Rabbimiz’in ayetlerini yalanlamasaydık ve müminlerden olsaydık" (Enam Suresi, 27) derler. Ama artık pişman olmak için çok geçtir. O gün, her insan için dünya hayatları boyunca yapıp ettikleriyle ilgili hüküm verilmiş, herkes alacağı karşılığı almıştır.
Ancak dünya hayatındaki bu kaçışın üzerinde en çok durulması gereken yönü, insanların içinde ne yazdığını dahi bilmeksizin Kuran okumaya, öğrenmeye ve dinlemeye karşı direnmeleri, Kuran'dan yüz çevirmeleridir. İnsanların büyük bir bölümü Allah'ın kendilerini nasıl bir hayata ve nasıl bir ahlaka davet ettiğini bilmeden, sahip oldukları ön yargılar nedeniyle, Kuran ayetlerinden kaçarlar. Tarafsız ve ön yargısız bir şekilde değerlendirmez ve elçilerin davetini reddederler. Bu red, insanları büyük bir yıkıma götüren ilk adımdır. Ancak insanların büyük bir bölümü, içinde bulundukları şiddetli gaflet hali ve fikri saplantı nedeniyle bunun farkında dahi değildirler.
Bu sitenin hazırlanma amacı insanları, kendilerini dünyada ve ahirette çok büyük bir kayba uğratacak bu ön yargılı bakış açısına karşı uyarmaktır. Geçmişteki tüm salih müminlerin yaptığı gibi, iman eden ya da etmeyen herkesi her türlü ön yargıdan, ezberlenmiş bilgiden, fikri saplantıdan arınmış bir şekilde Kuran okumaya, Allah'ın ayetleri üzerinde düşünmeye davet etmektir. Ancak bu uyarma ve hatırlatma, sadece Allah'ı ve Kuran'ı inkar edenler için değil, aynı zamanda iman ettikleri ni söyledikleri halde Kuran ahlakını gereği gibi yaşamayan kimseler için de geçerlidir.
Geçmişte yaşamış tüm peygamberler de gönderildikleri toplulukları Allah'a iman etmeye ve hak dine uymaya davet ettiklerinde çok büyük bir direnme, inkar ve redle karşılaşmışlardır.
Bu bakımdan sitede anlatılacak olan tüm örneklerin, tarih boyunca bütün hak kitaplar için geçerli olduğu ve her elçinin benzer cevaplarla karşılaştığı unutulmamalıdır. Dolayısıyla bizim bu sitede "Kuran'ı dinlemeyenler", "Kuran'dan kaçanlar" olarak tarif edeceğimiz kişiler, geçmişte yaşamış tüm elçilere, tüm hak kitaplara karşı benzer tavırlar gösteren, iman etmekte direnen, gerçeklerden kaçan kimseleri de ifade etmektedir.
Amacımız henüz daha vakit varken, insanları yeniden Kuran'da bildirilenler üzerine düşünmeye sevk etmek, Allah'a teslim olmaya davet etmektir. Ayrıca Allah'ın Kuran'da haber verdiği, "Kim Allah'a davet edene icabet etmezse, artık o, yeryüzünde (Allah'ı aciz bırakacak değildir ve onun O'ndan başka) velileri yoktur. İşte onlar, apaçık bir sapıklık içindedirler" (Ahkaf Suresi, 32) ayetindeki hükmü bir kez daha hatırlatmaktır.
KURAN'DAKİ GERÇEKLERDEN NEDEN KAÇARLAR?
İnsan doğduğu andan itibaren öğrenme isteği içinde çevresini araştırır durur. Çocukluk döneminde gördüğü, duyduğu ve okuduğu herşey onun için yepyeni ve heyecan vericiyken, zaman içerisinde bu araştırma ve yeni şeyler öğrenme isteği yerini alışkanlıklara, büyüklerinden kalma hazır bilgilere, gelenek ve göreneklere bırakır. Kayıtsız şartsız kabul edilen bu kalıplaşmış bilgilerin sonucunda ise genelde tek tip, araştırma ve düşünme yeteneğini kaybetmiş, gördüğü-duyduğu şeyleri sorgusuz sualsiz uygulayan bir insan modeli ortaya çıkar. Bu kişi için artık toplumun "kötü" dedikleri "kötü", "iyi" dedikleri de "iyi"dir. Kötünün neden kötü, iyinin de neden iyi olduğu araştırılmaz.
Bu konuda en dikkat çekici olan ise, eskilerden kalan bilgilere en derin bağlılığın din konusunda yaşanmasıdır. İnsanların büyük bir bölümü, geleneklerle, törelerle, hatalı bilgilerle ve geçmiştekilerden kalma yalan yanlış uygulamalarla birleştirdikleri kendi dinlerini uygularlar.
Bu dinin kuralları farklı, yasakları farklı, ahlak anlayışı farklıdır. Bu din, Allah'ın vahyinde ve Peygamber Efendimiz (sav)'in sünnetinde olmayan pek çok kuralı da beraberinde getirmiştir. Bu din anlayışının en tehlikeli sonucu ise insanlar arasında hak ve gerçek dine karşı bir ön yargı oluşturmasıdır.
İnsanların büyük bir bölümü edindikleri ön yargılar, yanlış bilgilendirmeler ve taraflı değerlendirmelerin bir sonucu olarak gerçek dinden uzaklaşırlar. Hatta çoğu zaman bu kişiler, Allah'ın adının anılmasına, ayetlerinin okunmasına dahi tahammül edemeyecek bir hal alırlar. Günlük hayatlarında olaylara tarafsız yaklaşan, ön yargılı tutumları eleştiren, araştırma yapmaktan, okuyup öğrenmeden yana olan ve açık görüşlü kimlikleriyle tanınan kişiler bile, "din" söz konusu olduğunda bir anda son derece sabit fikirli, tutucu ve ön yargılı bir tavır sergilerler. Üstelik bu yaptıkları karşısında öne sürebildikleri bir mazeretleri de yoktur.
Demagojilerle, bozuk mantıklarla bu düşüncelerini savunmaya çalışırlar, ancak bu kişilerin herhangi bir sebebe dayanmadan Allah'ın ayetlerinden, Kuran ahlakından kaçmalarının altında gerçekte birçok neden yatmaktadır.
İnsanlar Kuran'da anlatılan gerçeklerden şu nedenlerden dolayı kaçarlar:
ATALARININ DİNİNE OLAN KÖRÜ KÖRÜNE BAĞLILIKLARI NEDENİYLE...
Tarih boyunca büyük küçük tüm değişimlerin, atılımların ve yeni fikirlerin karşısında bazı insanların tutucu tavırları yer almıştır. Bilimden eğitime, ekonomik düzenden adalet sistemine kadar birçok konuda, bir zamanlar onay görmüş olan kurallardan yana olan kişiler, değişime karşı çıkmışlardır. Ancak karşı çıkarken savundukları doğrular olmamıştır, çoğu zaman alışkanlıklar, gelenekler ve görenekler ölçü olarak alınmıştır. Bu zihniyetle, Allah'ın vahyini insanlara bildirmekle görevlendirilen elçilerle de karşılaşmışlardır. Tarih boyunca her elçiye, Hz. Muhammed (sav)'e, Hz. İsa'ya, Hz. Şuayb'a, Hz. Musa'ya, Hz. Nuh'a, Hz. Hud'a ve diğerlerine kendi batıl dinlerini savunan kişiler karşı çıkmış, kendilerine sunulan her ne olursa olsun bu batıl inançlardan hiçbir şekilde dönmeyeceklerini söylemişlerdir.
Allah'ın bizlere "ataların dinine bağlılık" olarak bildirdiği bu zihniyetin sonucu , insanların geçmişteki atalarından kalan yaşam ve ahlak biçimini örnek almaları, bunu devam ettirmeleridir. Bu kişilerin en büyük yanılgıları ise atalarından kalan bu mirasa sıkı sıkıya bağlı kalmanın büyük bir erdem olduğunu sanmalarıdır.
Kuran'da elçilerin tebliğleri ve kavimlerinin onlara verdikleri cevaplarla ilgili çok detaylı bilgiler verilmektedir. Elçilerin Allah'a iman etmek için yaptıkları davete bu kişiler, "... Gerçekten biz, atalarımızı bir ümmet (din) üzerinde bulduk ve doğrusu biz, onların izlerine (eserlerine) uymuş kimseleriz." (Zuhruf Suresi, 23) şeklinde karşılık vermişlerdir.
Gerçekten de inkarcıların takip ettikleri yol atalarının yolu, okudukları ise atalarının eserleridir. O yolun dışında bir yol izlemez, o kitapların dışında başka bir kitap okumazlar. Atalarının en doğru yolda olduklarına inanır, onların hayat şekillerini kendilerine örnek alır, söyledikleri her sözün kendilerine hayat verdiğini düşünürler. Bu bağlılık o kadar güçlüdür ki, bu yolun yanlış bir yol olduğunu ve geçmişteki atalarının pek çok hataları ve eksiklikleri olduğunu onlara göstermeye çalışan kişileri kendilerine en büyük düşman bilirler. En büyük korkuları da atalarından vasiyet aldıkları bu dinlerinden geri döndürülmektir.
Geçmişteki kavimlerin elçileri Kuran'da haber verilen, "Siz ikiniz, bizi atalarımızı üzerinde bulduğumuz (yol)dan çevirmek ve yeryüzünde büyüklük sizin olsun diye mi bize geldiniz? Biz, sizin ikinize inanacak değiliz" (Yunus Suresi, 78) ayetiyle bildirildiği şekilde suçlamalarının altında yatan neden de işte budur.
Ayetlerde de bildirildiği gibi insanlar doğruluğunu araştırmadan, vicdanlarıyla değerlendirmeden, sadece yıllardan beri o şekilde gördükleri için atalarının dinini izlemekte, gerçeklere karşı tüm güçleriyle direnmektedirler.
Allah inkar edenlerin bu tavrını "... (Peki) Ya atalarınız aklı bir şeye ermez ve doğru yolu da bulamamış idiyseler?" (Bakara Suresi, 170) ayetiyle bizlere bildirmektedir. Ancak onlar dinlerine olan bağlılıkları nedeniyle hiç kimsenin atalarından daha akıllı olabileceğine ihtimal vermez, hiçbir doğruyu işitmek istemez, elçinin çağrılarına kulak tıkar, yüz çevirirler. Ancak bu tavırlarına karşılık öne sürebilecekleri geçerli hiçbir açıklamaları yoktur. Çünkü elçinin onları davet ettiği şey Allah'ın sözü olan Kuran'dır. Ayette şu şekilde bildirilir:
(O peygamberlerden her biri de şöyle) Demiştir: "Ben size atalarınızı üstünde bulduğunuz şeyden daha doğru olanını getirmiş olsam da mı?" Onlar da demişlerdi ki: "Doğrusu biz, kendisiyle gönderildiğiniz şeye kafir olanlarız." (Zuhruf Suresi, 24)
İşte insanlar atalarının dinine olan bu körü körüne bağlılıkları nedeniyle Kuran'ın gerçeklerinden kaçar, ayetlerdeki hükümleri görmezden gelir ve Allah'ın vahyini göz ardı ederler. Dünya hayatının ne kadar kısa olduğunu, birkaç on yıl sonra ölüp bir beze sarılarak toprağın altına atılacaklarını ve Allah Katında tüm yapıp ettikleriyle hesaba çekileceklerini akıllarına dahi getirmezler.
Allah Kuran'da, "Evet, Biz onları ve atalarını yararlandırdık; öyle ki, ömür onlara (hiç bitmeyecekmiş gibi) uzun geldi..." (Enbiya Suresi, 44) ayetiyle inkarcıların bu büyük yanılgılarına işaret etmektedir. Ölüm gerçeğinden kaçan bu insanlar, Allah'ın ayetlerinden yüz çevirdikleri için çok büyük bir yıkıma uğrayacaklardır. Ama bundan yana da büyük bir gaflet içindedirler.
Kuran'da bu konuda verilen örneklerden biri Hz. İbrahim'in kavmidir. Bu inkarcı topluluk, atalarının yolunu izleyip putlara tapmaktadır. Bu batıl dine olan bağlılıkları nedeniyle de Hz. İbrahim'in hak dine davetini reddetmektedirler. Ayetlerde inkar edenlerle birlik olan babasına ve kavmine Hz. İbrahim'in, "... Sizin, karşılarında bel büküp eğilmekte olduğunuz bu temsili heykeller nedir?" (Enbiya Suresi, 52) şeklinde seslendiği bildirilir. Bundan sonra aralarında geçen konuşmalar Kuran'da şöyle haber verilir:
"Biz atalarımızı bunlara tapıyor bulduk" dediler.
Dedi ki: "Andolsun, siz ve atalarınız apaçık bir sapıklık içindesiniz." "Sen bize gerçeği mi getirdin, yoksa (bizimle) oyun oynayanlardan mısın?" "Hayır" dedi. "Sizin Rabbiniz göklerin ve yerin Rabbidir, onları Kendisi yaratmıştır ve ben de buna şehadet edenlerdenim." (Enbiya Suresi, 53-56)
Ayetlerin devamında söz konusu kavmin, Hz. İbrahim'in Allah'a iman etmeleri için yaptığı her davete inkar ile karşılık verdiklerinden bahsedilir. Aralarında geçen bu konuşmadan sonra Hz. İbrahim putlarına bir tuzak kuracağını söyler. Onlar gittikten sonra önünde eğildikleri tüm putlarını, "büyük olan hariç" kırar. Daha sonra inkar eden kavmi ile İbrahimPeygamber arasında geçen konuşmalar ayetlerde şöyle haber verilir:
"Bizim ilahlarımıza bunu kim yaptı? Şüphesiz o, zalimlerden biridir" dediler. "Kendisine İbrahim denilen bir gencin bunları diline doladığını işittik" dediler. Dediler ki: "Öyleyse, onu insanların gözü önüne getirin ki, ona (nasıl bir ceza vereceğimize) şahid olsunlar. "Dediler ki: "Ey İbrahim, bunu ilahlarımıza sen mi yaptın?" "Hayır" dedi. "Bu yapmıştır, bu onların büyükleridir; eğer konuşabiliyorsa, siz onlara soruverin." (Enbiya Suresi, 59-63)
Hz. İbrahim'in bu daveti ve akılcı yöntemi karşısında kavmi ilk önce tereddüt eder ve "vicdanlarına başvurup" zalimlik yaptıklarını bir an için kabul ederler. Ancak daha sonra hemen gerisin geri dönüp, yeniden yüz çevirirler. Onların bu ahlakı ayetlerde şöyle haber verilir:
"… Andolsun, bunların konuşamayacaklarını sen de bilmektesin." Dedi ki: "O halde, Allah'ı bırakıp da sizlere yararı olmayan ve zararı dokunmayan şeylere mi tapıyorsunuz? Yuh size ve Allah'tan başka taptıklarınıza. Siz yine de akıllanmayacak mısınız?" (Enbiya Suresi, 65-67)
Bu konuşmalarının ardından Hz. İbrahim'i öldürmeye, ateşe atmaya çalışmışlar, ancak Allah onların bu tuzaklarını geçersiz kılmıştır. Yukarıdaki ayetlerde de görüldüğü gibi inkar eden bir topluluk için atalarının doğru yolda olması, yaptıkları şeyin akılcı ve mantıklı olması önemli değildir. Zaten onlar doğrunun peşinde de değildirler. Onların tek yaptıkları, doğru veya yanlış da olsa atalarının yolunu izlemektir. Bunun dışında hiçbir şeyi dinlememektedirler. Çünkü bu insanlar akıllarını ve vicdanlarını devre dışı bırakmışlardır. Vicdanlarına başvurup doğru olanı görebilecekleri ve irade göstererek doğruları uygulayabilecekleri halde, kendilerine öğretilenlerle yetinirler. Çoğunluğun yolunu izlemek, kendilerine öğretilenleri doğru mu yanlış mı araştırmadan körü körüne uygulamak, kendi ifadeleriyle bir anlamda "hazıra konmak" demektir. Bu zihniyet ise, vicdanın körelmesi ve iradesizliğin bir sonucudur.
Ancak bu kadar değer verip, herşeyin üzerinde tuttukları atalarını kıyamet gününde yanlarında göremeyeceklerdir. Dünyada kendilerini Allah'ın yolundan uzaklaştıran, şeytanın yoluna çağıran insanlar hesap günü onları yapayalnız bırakacaktır. Ayetlerde bu insanların o gün duyacakları pişmanlık şu şekilde tarif edilir:
Yüzlerinin ateşte evrilip çevrileceği gün, derler ki: "Eyvahlar bize, keşke Allah'a itaat etseydik ve Resûl'e itaat etseydik." Ve dediler ki: "Rabbimiz, gerçekten biz, efendilerimize ve büyüklerimize itaat ettik, böylece onlar bizi yoldan saptırmış oldular." "Rabbimiz, onlara azabtan iki katını ver ve büyük bir lanet ile lanet et." (Ahzab Suresi, 66-68)
DÜNYA HAYATINA OLAN ŞİDDETLİ BAĞLILIKLARI NEDENİYLE…
İnsanların Kuran'da anlatılan gerçeklerden kaçmalarının en önemli nedenlerinden biri de dünya hayatına olan şiddetli bağlılıkları ve bu hayatlarının hiç bitmeyeceği yönündeki büyük yanılgılarıdır. Bu nedenle de dünya hayatının ne kadar kısa olduğunu düşünmezler. Her insanın hiç beklemediği bir anda ölüm melekleriyle karşılaşacağını, sonra yerin altına konularak üzerine küreklerle toprak atılacağını, o an yanına dünya hayatına dair hiçbir şey alamayacağını da akıllarına getirmezler.
O gün hiçbir insana ne tüm hayatı boyunca sahip olmak için çabaladığı mal ve mülk, ne de değer verdiği yakınları, dostları eşlik etmeyecektir. O gün insan, yapayalnız bir şekilde Allah'ın karşısına çıktığında, tüm yapıp ettikleri önüne getirilecektir. İşte o an dünya hayatının geçici bir deneme yeri olduğunu istisnasız tüm insanlar idrak edeceklerdir. Ama o gün pişman olmak için artık çok geçtir.
Bu gerçekleri akıllarına getirmeyen insanların dine ve dünya hayatına yönelik çok farklı bir bakış açıları vardır. Hayatın eğitim-evlilik-iş üçgeni içinde bir koşuşturmadan ibaret olduğunu, bunların dışında bir hayatın mümkün olmadığını düşünürler. Bu nedenle de zihinlerini sadece bu üç konu meşgul eder.
Olayları bu bakış açısına göre değerlendirir, kararlarını buna göre alır, buna göre uygularlar. Üzerinde derin derin düşünülmesi gereken konuları da bu bakış açılarına göre sıralarlar: Nasıl para kazanacakları, geleceklerinin nasıl olacağı, iş hayatında nasıl başarılı olacakları, evlilik hayatları, eğitimleri, kariyerleri… Elbette ki bunların tümü önemli konulardır ve üzerinde düşünülmesi gerekir. Ancak bu kişilerin içine düştükleri çok önemli bir yanılgı vardır. Bu kişiler sadece dünya hayatı ile ilgili konuları düşünürler ve hayatın en büyük gerçeği olan ölümü düşünmekten kaçarlar, çünkü bu kişileri ayette haber verildiği üzere "… şeytan kışkırtmış ve uzun emellere kaptırmıştır." (Muhammed Suresi, 25) Dünya hayatının hiç bitmemesini istemelerinin altında yatan neden de işte dünya hayatına yönelik uzun emelleri, gelecekten beklentileri ve yıllara yaydıkları hedefleridir. Bu hedeflerin ötesini, yani ahiret için de hazırlık yapmaları gerektiğini göz ardı ederler.
Kuran okumaktan ve Kuran'da bildirilen gerçekleri düşünmekten kaçtıkları için, başka insanların kendilerine bu apaçık gerçeği anlatmasına da fırsat vermezler. Oysa Kuran'ı okusalar ya da kendilerine yapılan davetlere kulak verseler, Allah'ın ayetlerde bildirdiği gerçeklerden haberdar olacak, Allah'ın hoşnut olacağı şekilde bir hayat sürdürmenin önemini ve aciliyetini kavrayacaklardır. Böylece kendileri ve yakınları için yarar sağlayacak, sonsuz cehennem azabından kurtulmayı umabileceklerdir. Bu kavrayış ve umut her insan için çok önemlidir, çünkü asıl varılacak yurt, sonsuz ahiret hayatıdır.
Allah Al-i İmran Suresi'nde şu şekilde bildirir:
Kadınlara, oğullara, kantar kantar yığılmış altın ve gümüşe, salma güzel atlara, hayvanlara ve ekinlere duyulan tutkulu şehvet insanlara 'süslü ve çekici' kılındı. Bunlar, dünya hayatının metaıdır. Asıl varılacak güzel yer Allah Katında olandır. De ki: "Size bundan daha hayırlısını bildireyim mi? Korkup sakınanlar için Rablerinin Katında, içinde temelli kalacakları, altından ırmaklar akan cennetler, tertemiz eşler ve Allah'ın rızası vardır. Allah, kulları hakkıyla görendir." (Al-i İmran Suresi, 14-15)
Yukarıda da hatırlattığımız gibi genellikle insanların, yaşamları boyunca kendi anlayışlarına göre kurduğu bir düzenleri vardır. Ve bu düzenin, özellikle de tüm dünyaya bakış açılarının, diğer bir deyişle "hayat felsefelerinin" değişmesini kesinlikle istemezler. Zaten tarih boyunca Kuran'a ve elçilere karşı gösterilen direncin ve reddin altında da hep bu endişe yatmıştır. Çünkü hayatı boyunca benimsediği felsefenin değişmesi, kişinin yaşam biçimini de kökten değiştirecektir. Kuran'da Hz. Şuayb'ın davetine karşı kavminin verdiği cevap bu konuda çok önemli bir örnektir. Bu kıssada da anlatıldığı üzere kavmin en büyük korkusu eski hayatlarını ve mallarını terk etmektir. Bu durum ayetlerde şöyle haber verilir:
Dediler ki: "Ey Şuayb, atalarımızın taptığı şeyleri bırakmamızı ya da mallarımız konusunda dilediğimiz gibi davranmaktan vazgeçmemizi senin namazın mı emrediyor? Çünkü sen, gerçekte yumuşak huylu, aklı başında (reşid bir adam)sın." (Hud Suresi, 87)
Hz. Şuayb'ın kavmine cevabı ise şu şekildedir:
Dedi ki: "Ey kavmim görüşünüz nedir söyler misiniz? Ya ben Rabbimden apaçık bir belge üzerinde isem ve O da beni Kendisinden güzel bir rızık ile rızıklandırmışsa? Ben, size yasakladığım şeylere (kendim sahiplenmek suretiyle) size aykırı düşmek istemiyorum. Benim istediğim, gücüm oranında yalnızca ıslah etmektir. Benim başarım ancak Allah iledir; O'na tevekkül ettim ve O'na içten yönelip-dönerim." (Hud Suresi, 88)
Bu kişiler o ana kadar sürdürdükleri batıl hayatlarından razıdırlar. Bu hayat tarzlarının ve alıştıkları sistemin değişmesini kesinlikle istemezler. Allah'ın "Bizimle karşılaşmayı ummayanlar, dünya hayatına razı olanlar ve bununla tatmin olanlar ve Bizim ayetlerimizden habersiz olanlar; işte bunların, kazandıkları dolayısıyla barınma yerleri ateştir." (Yunus Suresi, 7-8) ayetleriyle bizlere tanıttığı bu insanlar, kendilerini doğru yolda sanmaktadırlar.
Allah'ın zikrinden yüz çevirmişler ve "Şu halde sen, Bizim zikrimize sırt çeviren ve dünya hayatından başkasını istemeyenden yüz çevir." (Necm Suresi, 29) ayetinde bildirildiği gibi tek istediklerine, yani dünya hayatına kavuşmuşlardır. Ancak dünya hayatı geçici bir yararlandırmadan başka birşey değildir.
Kuran'da, "O inkar edenler Müslüman olmayı nice kereler dileyecekler. Onları bırak; yesinler, yararlansınlar ve onları (boş) emel oyalayadursun. İlerde bileceklerdir." (Hicr Suresi, 2-3) ayetlerinde bildirildiği gibi bu dünya hayatındaki oyalanma o kişilere kayıptan başka birşey artırmamaktadır. Allah dünya hayatına aldanarak din ahlakını unutanların, hesap günü pişmanlık duyacaklarını şöyle bildirmiştir:
"Onlar, dinlerini bir eğlence ve oyun (konusu) edinmişlerdi ve dünya hayatı onları aldatmıştı. Onlar, bu günleriyle karşılaşmayı unuttukları ve Bizim ayetlerimizi 'yok sayarak tanımadıkları' gibi, Biz de bugün onları unutacağız. (Araf Suresi, 51)
İÇLERİNDEKİ ŞİDDETLİ BÜYÜKLÜK DUYGUSU NEDENİYLE
Bazı insanların Kuran'da bildirilen gerçeklerden kaçmalarının bir başka önemli nedeni ise içlerindeki şiddetli büyüklük duygusu yani kibirleridir. Kendi fikirlerinin, inançlarının, hayat tarzlarının doğruluğuna ve kusursuzluğuna o kadar inanmışlardır ki, bunlardan daha doğru bir fikrin, inancın varlığını asla kabullenmek istemezler. Böyle bir düşünce dahi onları rahatsız eder. Allah'ın "Ona: "Allah'tan kork" denildiğinde, büyüklük gururu onu günaha sürükler, kuşatır. Böylesine cehennem yeter; ne kötü bir yataktır o." (Bakara Suresi, 206) ayetinde de bildirildiği gibi, insanı inkara sürükleyen de işte bu "büyüklük gururu" yani kibiridir.
Böyle insanlar Kuran'a davet edildiklerinde onu inkar ederler. Çünkü hak dine tabi olmaları demek, o ana kadar batıl bir inanca sahip olduklarını kabul etmek demektir. Yıllar boyunca yanlış bir yol izlediklerini, doğru yolda olmayan kişileri kendilerine önder seçtiklerini ya da yazdıkları, okudukları, değer verdikleri tüm bilgilerin büyük bir yanılgı olduğunu öğrenmeleri demektir. Bu da onlar için büyük bir felakettir. Bu felaketi yaşamamak için, her türlü delili ile ispat edilse dahi sahip oldukları fikirlerin hezimetini kabul etmek istemezler. Çünkü kibirleri buna izin vermez. Kibirleri, ayette bildirildiği gibi "onları günaha sürükler".
Oysa yapmaları gereken Kuran'ın tek gerçek olduğunu idrak ettikten sonra, yanlış bir yol üzerinde olduklarını hemen kabul etmek, vicdanlarının sesine kulak vermek ve tevbe edip yepyeni bir hayata başlamaktır. Kolay olan ve Allah'ın hoşnut olacağı ahlak da budur. Aksi, hem dünyada hem de ahirette sıkıntılı bir hayat demektir. Allah inkar edenlerin içinde bulunduğu bu karanlık ruh halini, "Vicdanları kabul ettiği halde, zulüm ve büyüklenme dolayısıyla bunları inkar ettiler. Artık sen, bozguncuların nasıl bir sona uğratıldıklarına bir bak." (Neml Suresi, 14) ayetiyle bizlere bildirmektedir. Kibirleri bu insanları doğru yoldan engellemekte ve çok büyük bir ziyana uğratmaktadır.
Din ahlakından uzak insanların içlerindeki bu büyüklenme arzusunun bir sonucu da Hac Suresi'nde şu şekilde tarif edilir:
İnsanlardan kimi, hiçbir bilgisi, yol göstericisi ve aydınlatıcı kitabı olmaksızın Allah hakkında tartışır-durur. Allah'ın yolundan saptırmak amacıyla 'gururla salınıp-kasılarak' (bunu yapar); dünyada onun için aşağılanma vardır, kıyamet günü de yakıcı azabı ona taddıracağız. (Ey insan) Bu, senin ellerinin önden takdim ettikleridir. Şüphesiz Allah, kullar için zulmedici değildir. (Hac Suresi, 8-10)
Ayetlerde de dikkat çekildiği gibi inkar edenler kibirleri nedeniyle kendileri gibi diğer insanları da Allah'ın yolundan çevirmek isterler. Bunun için hiçbir bilgileri olmadan tartışmalara girerler. Kuran'ı hiç okumamalarına, kendilerine yapılan davetleri dinlememelerine, Kuran ahlakını bilmemelerine rağmen Allah hakkında tartışır ve gururla üstün gelmeye çalışırlar. Ancak insanların her yaptıklarıyla hesaba çekilecekleri ahiret gününde, bu kibirli davranışları kendilerine hiçbir fayda sağlamayacaktır. Aksine büyük bir pişmanlığa kapılacak ve ayette bildirildiği gibi, "keşke (dünyaya bir daha) geri çevrilseydik de Rabbimiz’in ayetlerini yalanlamasaydık ve müminlerden olsaydık" (Enam Suresi, 27) diyeceklerdir.
FİKRİ SAPLANTILARI NEDENİYLE…
İnkarcıların Kuran'ı dinlememelerinin, ondan kaçmalarının en önemli nedenlerinden biri şiddetli bir fikri saplantı içinde olmalarıdır. Daha önce de belirttiğimiz gibi atalarından öğrendikleri bilgiler, büyüklerinden öğrendikleri yanlış bazı gelenek ve görenekler, çevrelerinden gördükleri yaşam ve düşünce tarzları bu kişilerin hayata bakış açıları üzerinde çok büyük bir etki oluşturmuştur. Bunlar üzerinde en ufak bir değişiklik ya da yenilik fikri dahi onların çok şiddetli bir tepki göstermelerine neden olabilir. Hatta yenilikle, değişimle, hak bir gerçekle gelen kişilere karşı saldırgan, öfkeli ve tehditkar bir tutum takınmalarının nedeni de işte bu fikri saplantılarıdır.
Bu fikri saplantı adeta bir perde gibi insanların birbirlerini dinlemelerini ve görmelerini engellemektedir. Allah'a iman etmeye davet edilen fikri saplantı içindeki kişilerin cevapları Fussilet Suresi'nde şu şekilde bildirilmektedir:
Bilen bir kavim için, ayetleri (çeşitli biçimlerde, birer birer) 'fasıllar halinde açıklanmış' Arapça Kur'an (veya okunan) kitaptır; bir müjde verici ve bir uyarıcı olarak. Ama çoğu yüz çevirdiler. Artık onlar dinlemezler. Dediler ki: "Bizi kendisine çağırdığın şeye karşı kalblerimiz bir örtü içindedir, kulaklarımızda bir ağırlık, bizimle senin aranda bir perde vardır. Artık sen, (yapabileceğini) yap, biz de gerçekten yapıyoruz." (Fussilet Suresi, 3-5)
Aslında Kuran'a yapılan davet, insana batıl, hatalı ve yanlış düşüncelerinden arınma fırsatı sunan çok büyük bir imkandır. Böyle bir durumda akılcı olan tavır, bu daveti yapan kişiyi dinlemek, davet ettiği hak kitabı okumak ve sağduyuyla değerlendirmektir. Sağduyulu, açık görüşlü ve vicdan sahibi bir insan, daha doğru olduğunu gördüğü bir durumda, kendi fikirlerini terk etmekte bir sakınca görmeyecektir.
Fikri saplantı içinde olmak insanı akılcı, mantıklı, sağduyulu, tarafsız düşünmekten alıkoyar. Üstelik burada söz konusu olan, dünya üzerindeki her insanın yaşamakla sorumlu olduğu tek gerçektir. Allah'ın tüm insanlara gönderdiği Kuran, her insanın kurtuluş bulmak için teslim olması gereken yegane hak kitaptır. Herhangi bir konuyu dinlemeden, okumadan, dikkatle düşünüp değerlendirmeden reddetmek ancak sabit fikirli, yeni düşüncelere kapalı, dar görüşlü kimselerin tutumu olabilir. Ama Allah'ın insanlara uyulması için gönderdiği tahrif edilmemiş son hak kitap olan Kuran'ı dinlememek, ayetleri okumamak tüm bunlardan çok daha ciddi bir konudur. İnsanın dünyaya yönelik herhangi bir konuda yanlış bir fikre sahip olması belki ona çok büyük bir zarar vermeyebilir. Ama Allah'ın emirlerini dinlememe konusunda yaşadığı fikri saplantı, kişiyi sonucunda cehennem ateşine götürebilecek çok ciddi bir tehlikedir. Her insanın böyle bir duruma düşmekten şiddetle kaçınması gerekir.
Ayrıca insanın yapısında hep daha mükemmele yönelik bir arayış vardır. Daha güzel bir fikir, daha güzel bir düşünce, daha iyi bir bakış açısı insanı her zaman için kendine çeker. Ancak dinsizlik, insanın yaratılışına ters olan sabit fikirliliği makbul bir havaya sokar ve kişinin köhneleşmiş fikirlerine bağlılık göstermesine sebep olur. Olayları gerektiği gibi muhakeme etmesine izin vermez, önemli atılımlar ve köklü değişimler yapmasını engeller.
Bu zihniyeti metroların, uçakların, gemilerin, son derece gelişmiş teknoloji harikası ulaşım araçlarının olduğu koşullarda, bir başka kıtaya at arabasıyla gitmek isteyen bir kimsenin direnişine benzetebiliriz. Böyle bir durumda nasıl ki bu kişinin tutucu tavrı, onu teknolojinin bu nimetlerinden mahrum bırakıyor ve sıkıntısını da sadece kendi çekiyorsa, fikri bir saplantı içinde tüm sıkıntıları, zorlukları çeken, pek çok güzellik ve kolaylıktan mahrum kalan da yine insanın kendisi olur.
İnsanların saplantılı düşünceleri sadece dine bakış açılarıyla sınırlı kalmaz, tüm yaşamlarında kendini gösterir. Evlerinin dekorasyonunda hiçbir şekilde değişiklik yapmamaları, yeni teknoloji ürünlerine karşı ön yargılı yaklaşıp bu nimetlerden faydalanmamaları, yıllar boyunca aynı şekilde giyinip, aynı yemekleri yiyip, aynı şekilde eğlenip, aynı esprilere gülmeleri bu saplantılardan sadece birkaçıdır. Bu sabit fikirlilik düşünce biçimlerini çok köklü biçimde etkisi altına alır. Bundan dolayı yanlış da olsa senelerce aynı fikri savunup; aynı doğru ve yanlışlara sahip olurlar. Bu kurallar yüzünden özgür ve rahat düşünemez, yeni fikirler savunan kitapları okumaz ve öğrenmez, yeniliklerden zevk alamaz, hayat standartlarında en ufak bir iyileştirme dahi yapmazlar.
Bu konudaki en açık örnekler sıkça rastladığımız materyalist ve komünist felsefeyi benimseyen çevrelerdir. Bu kişileri hemen tanımak mümkündür. Giyim stilleri, saç şekilleri, konuşma üslupları, verdikleri örnekler yıllardan bu yana hiç değişmemiştir. Üzerinden asırlar geçmiş fikirleri savunur, bu fikirleri mutlak doğrular gibi gösterir, kişisel tecrübelerini her ortamda örnek olarak verirler.
Karl Marx'ın Das Kapital'ini, Charles Darwin'in Türlerin Kökeni'ni ya da Mao'nun Kızıl Kitap'ını on yıllar boyunca kendilerine başucu kitabı edinir, bu kitapları tekrar tekrar okur, altlarını çizer, adeta ezberlerler. Bu kitaplardaki "tedavülden kalkmış" bilgileri ısrarla savunur, kitaplarda bir eksiklik, hata ya da yanlış bir bilgi olabilme ihtimalini dahi kabul etmezler. Dünyada olan bitenleri takip etmedikleri ve bilimsel gelişmeleri yakından izlemedikleri ya da bunları görüp anlamak istemedikleri için hala bu kitaplardaki bilgileri "doğru ve bilimsel" zannederler. Büyük bir sabırla Marx'ın 19. yüzyılın karanlık sayfalarında kalmış öngörülerinin ve ütopyalarının gerçekleşmesini beklerler. 20. yüzyılın başlarında bilimsel gelişmeler karşısında yok olup giden Darwin'in iddialarının hala geçerli olduğunu zannederler. Sadece kendileri gibi düşünen kimselerle görüşür, yıllarca aynı gazeteyi okur, aynı filmleri tekrar tekrar seyrederler. En çok kullandıkları cümle ise "ben yıllardır hiç değişmedim, bundan 40 yıl önce neyi savunuyorsam, hala onu savunuyorum" sözüdür. Ancak unutulmamalıdır ki bu söz ancak mutlak doğruları savunan bir insan tarafından söylendiğinde makuliyet kazanır.
Değişime direnç göstermek, yeniliklerin karşısında durmak, farklı fikirleri hiç dinlemeden reddetmek bu kişilerin kendilerince gurur duydukları bir anlayıştır. Kendilerine önder bildikleri Marx, Mao ya da Darwin gibi kişilerin din karşıtı sözlerine o kadar gözü kapalı bir şekilde inanmışlardır ki, sadece bu sözden dönmemek için Kuran'ı ve Kuran ahlakını anlatan kitapları okumaktan şiddetle sakınırlar. Onları okumanın ya da öğrenmenin kendilerine çok büyük bir zararı olacağına inanmış, daha doğrusu inandırılmışlardır.
Oysa Kuran ahlakına davet edilmeleri, bu insanların geçmiş tecrübelerinden ders almaları, hatalarından çıkarımlar yapıp, daha iyisine yönelmeleri, daha güzelini, daha doğrusunu araştırmaları sabit fikirlerinden kurtulmaları için bir fırsattır. Ancak fikir saplantısı içindeki bu kimseler kendilerine tavsiyede bulunmak isteyen kişileri de küçük gördüklerinden, kendilerine yapılan teklifleri, samimi eleştirileri, iyi niyetli hatırlatmaları hiç düşünmeden reddeder, kendi körü körüne bağlandıkları inançlarından asla vazgeçmezler.
Peki ama her türlü yeni bilgiye, yeni fikre, yeni anlayışa ya da bilimsel gerçeğe ön yargıyla yaklaşan bu kimseler, hiçbir fayda elde edemedikleri bu fikri saplantılarından neden vazgeçmezler?
İşte burada şeytanın insanlar üzerindeki etkisi karşımıza çıkar. Şeytan, inkar eden kişilere yaptıkları işleri süslü ve çekici gösterip, kendilerini doğru yolda sanmalarını sağlamaktadır. Vicdanlarının sesini dinlemeyen ve Kuran'dan kaçan bu kimseler ise şeytanın bu aldatmacasına kanmaktadırlar. Allah bu aldatmacayı şu şekilde bildirir:
... Kendi yaptıklarını şeytan süsleyip-çekici kıldı, böylece onları yoldan alıkoydu. Oysa onlar görebilen kimselerdi. (Ankebut Suresi, 38)
Doğruları görebilen, eksik yönlerini fark edebilen bu insanlar, şeytanın etkisiyle zamanla göremeyen, doğruları fark edemeyen, gerçeklere kulak tıkayan insanlar halini almaktadırlar. Gerçekten de fikir saplantısı içindeki bir kimseyle -kendi düşüncelerini, kendi anlayış biçimini kusursuz ve en doğru olarak gördüğünden- karşılıklı konuşmak, hatırlatmada bulunmak ya da fikir alışverişi yapmak pek mümkün değildir. Çünkü bu kimseler kendi fikirlerini paylaşmayan kimseleri dinlemeye, onların anlattıklarına kulak vermeye ve onlardan herhangi bir eleştiri duymaya tahammül edemezler.
Akıl ve vicdan sahibi, hür düşünebilen bir insan kolaylıkla eksikliklerini fark edip doğru olanı teşhis edebilirken, fikri saplantılara sahip bir kimsenin kendini dışarıdan izleyip, değerlendirmesi söz konusu olmaz. Zaten bu kişilerin en önemli özelliği de bu sabit fikirleriyle övünmeleri, yıllarca değişmeyen düşünce sistemleri ve yaşam biçimleriyle kıvanç duymalarıdır.
Allah'ın "Gerçekten bunlar (bu şeytanlar), onları yoldan alıkoyarlar; onlar ise, kendilerinin gerçekten hidayette olduklarını sanırlar" (Zuhruf Suresi, 37) ayetiyle de bildirdiği gibi bu kişiler, doğru yolda olduklarını sanmaktadırlar. Ancak gerçekler hiç de düşündükleri gibi değildir. Hesap günü geldiğinde artık düşünüp, hatırlamalar ve pişmanlıklar hayatlarını fikri saplantı içinde geçirmiş, hak olandan yüz çevirmiş insanlara bir fayda getirmeyecektir. Ayette şu şekilde bildirilir:
O gün, cehennem de getirilmiştir. İnsan o gün düşünüp-hatırlar, ancak (bu) hatırlamadan ona ne fayda? (Fecr Suresi, 23)
Bu konuda en dikkat çekici olan ise, eskilerden kalan bilgilere en derin bağlılığın din konusunda yaşanmasıdır. İnsanların büyük bir bölümü, geleneklerle, törelerle, hatalı bilgilerle ve geçmiştekilerden kalma yalan yanlış uygulamalarla birleştirdikleri kendi dinlerini uygularlar.
Bu dinin kuralları farklı, yasakları farklı, ahlak anlayışı farklıdır. Bu din, Allah'ın vahyinde ve Peygamber Efendimiz (sav)'in sünnetinde olmayan pek çok kuralı da beraberinde getirmiştir. Bu din anlayışının en tehlikeli sonucu ise insanlar arasında hak ve gerçek dine karşı bir ön yargı oluşturmasıdır.
İnsanların büyük bir bölümü edindikleri ön yargılar, yanlış bilgilendirmeler ve taraflı değerlendirmelerin bir sonucu olarak gerçek dinden uzaklaşırlar. Hatta çoğu zaman bu kişiler, Allah'ın adının anılmasına, ayetlerinin okunmasına dahi tahammül edemeyecek bir hal alırlar. Günlük hayatlarında olaylara tarafsız yaklaşan, ön yargılı tutumları eleştiren, araştırma yapmaktan, okuyup öğrenmeden yana olan ve açık görüşlü kimlikleriyle tanınan kişiler bile, "din" söz konusu olduğunda bir anda son derece sabit fikirli, tutucu ve ön yargılı bir tavır sergilerler. Üstelik bu yaptıkları karşısında öne sürebildikleri bir mazeretleri de yoktur.
Demagojilerle, bozuk mantıklarla bu düşüncelerini savunmaya çalışırlar, ancak bu kişilerin herhangi bir sebebe dayanmadan Allah'ın ayetlerinden, Kuran ahlakından kaçmalarının altında gerçekte birçok neden yatmaktadır.
İnsanlar Kuran'da anlatılan gerçeklerden şu nedenlerden dolayı kaçarlar:
ATALARININ DİNİNE OLAN KÖRÜ KÖRÜNE BAĞLILIKLARI NEDENİYLE...
Tarih boyunca büyük küçük tüm değişimlerin, atılımların ve yeni fikirlerin karşısında bazı insanların tutucu tavırları yer almıştır. Bilimden eğitime, ekonomik düzenden adalet sistemine kadar birçok konuda, bir zamanlar onay görmüş olan kurallardan yana olan kişiler, değişime karşı çıkmışlardır. Ancak karşı çıkarken savundukları doğrular olmamıştır, çoğu zaman alışkanlıklar, gelenekler ve görenekler ölçü olarak alınmıştır. Bu zihniyetle, Allah'ın vahyini insanlara bildirmekle görevlendirilen elçilerle de karşılaşmışlardır. Tarih boyunca her elçiye, Hz. Muhammed (sav)'e, Hz. İsa'ya, Hz. Şuayb'a, Hz. Musa'ya, Hz. Nuh'a, Hz. Hud'a ve diğerlerine kendi batıl dinlerini savunan kişiler karşı çıkmış, kendilerine sunulan her ne olursa olsun bu batıl inançlardan hiçbir şekilde dönmeyeceklerini söylemişlerdir.
Allah'ın bizlere "ataların dinine bağlılık" olarak bildirdiği bu zihniyetin sonucu , insanların geçmişteki atalarından kalan yaşam ve ahlak biçimini örnek almaları, bunu devam ettirmeleridir. Bu kişilerin en büyük yanılgıları ise atalarından kalan bu mirasa sıkı sıkıya bağlı kalmanın büyük bir erdem olduğunu sanmalarıdır.
Kuran'da elçilerin tebliğleri ve kavimlerinin onlara verdikleri cevaplarla ilgili çok detaylı bilgiler verilmektedir. Elçilerin Allah'a iman etmek için yaptıkları davete bu kişiler, "... Gerçekten biz, atalarımızı bir ümmet (din) üzerinde bulduk ve doğrusu biz, onların izlerine (eserlerine) uymuş kimseleriz." (Zuhruf Suresi, 23) şeklinde karşılık vermişlerdir.
Gerçekten de inkarcıların takip ettikleri yol atalarının yolu, okudukları ise atalarının eserleridir. O yolun dışında bir yol izlemez, o kitapların dışında başka bir kitap okumazlar. Atalarının en doğru yolda olduklarına inanır, onların hayat şekillerini kendilerine örnek alır, söyledikleri her sözün kendilerine hayat verdiğini düşünürler. Bu bağlılık o kadar güçlüdür ki, bu yolun yanlış bir yol olduğunu ve geçmişteki atalarının pek çok hataları ve eksiklikleri olduğunu onlara göstermeye çalışan kişileri kendilerine en büyük düşman bilirler. En büyük korkuları da atalarından vasiyet aldıkları bu dinlerinden geri döndürülmektir.
Geçmişteki kavimlerin elçileri Kuran'da haber verilen, "Siz ikiniz, bizi atalarımızı üzerinde bulduğumuz (yol)dan çevirmek ve yeryüzünde büyüklük sizin olsun diye mi bize geldiniz? Biz, sizin ikinize inanacak değiliz" (Yunus Suresi, 78) ayetiyle bildirildiği şekilde suçlamalarının altında yatan neden de işte budur.
Ayetlerde de bildirildiği gibi insanlar doğruluğunu araştırmadan, vicdanlarıyla değerlendirmeden, sadece yıllardan beri o şekilde gördükleri için atalarının dinini izlemekte, gerçeklere karşı tüm güçleriyle direnmektedirler.
Allah inkar edenlerin bu tavrını "... (Peki) Ya atalarınız aklı bir şeye ermez ve doğru yolu da bulamamış idiyseler?" (Bakara Suresi, 170) ayetiyle bizlere bildirmektedir. Ancak onlar dinlerine olan bağlılıkları nedeniyle hiç kimsenin atalarından daha akıllı olabileceğine ihtimal vermez, hiçbir doğruyu işitmek istemez, elçinin çağrılarına kulak tıkar, yüz çevirirler. Ancak bu tavırlarına karşılık öne sürebilecekleri geçerli hiçbir açıklamaları yoktur. Çünkü elçinin onları davet ettiği şey Allah'ın sözü olan Kuran'dır. Ayette şu şekilde bildirilir:
(O peygamberlerden her biri de şöyle) Demiştir: "Ben size atalarınızı üstünde bulduğunuz şeyden daha doğru olanını getirmiş olsam da mı?" Onlar da demişlerdi ki: "Doğrusu biz, kendisiyle gönderildiğiniz şeye kafir olanlarız." (Zuhruf Suresi, 24)
İşte insanlar atalarının dinine olan bu körü körüne bağlılıkları nedeniyle Kuran'ın gerçeklerinden kaçar, ayetlerdeki hükümleri görmezden gelir ve Allah'ın vahyini göz ardı ederler. Dünya hayatının ne kadar kısa olduğunu, birkaç on yıl sonra ölüp bir beze sarılarak toprağın altına atılacaklarını ve Allah Katında tüm yapıp ettikleriyle hesaba çekileceklerini akıllarına dahi getirmezler.
Allah Kuran'da, "Evet, Biz onları ve atalarını yararlandırdık; öyle ki, ömür onlara (hiç bitmeyecekmiş gibi) uzun geldi..." (Enbiya Suresi, 44) ayetiyle inkarcıların bu büyük yanılgılarına işaret etmektedir. Ölüm gerçeğinden kaçan bu insanlar, Allah'ın ayetlerinden yüz çevirdikleri için çok büyük bir yıkıma uğrayacaklardır. Ama bundan yana da büyük bir gaflet içindedirler.
Kuran'da bu konuda verilen örneklerden biri Hz. İbrahim'in kavmidir. Bu inkarcı topluluk, atalarının yolunu izleyip putlara tapmaktadır. Bu batıl dine olan bağlılıkları nedeniyle de Hz. İbrahim'in hak dine davetini reddetmektedirler. Ayetlerde inkar edenlerle birlik olan babasına ve kavmine Hz. İbrahim'in, "... Sizin, karşılarında bel büküp eğilmekte olduğunuz bu temsili heykeller nedir?" (Enbiya Suresi, 52) şeklinde seslendiği bildirilir. Bundan sonra aralarında geçen konuşmalar Kuran'da şöyle haber verilir:
"Biz atalarımızı bunlara tapıyor bulduk" dediler.
Dedi ki: "Andolsun, siz ve atalarınız apaçık bir sapıklık içindesiniz." "Sen bize gerçeği mi getirdin, yoksa (bizimle) oyun oynayanlardan mısın?" "Hayır" dedi. "Sizin Rabbiniz göklerin ve yerin Rabbidir, onları Kendisi yaratmıştır ve ben de buna şehadet edenlerdenim." (Enbiya Suresi, 53-56)
Ayetlerin devamında söz konusu kavmin, Hz. İbrahim'in Allah'a iman etmeleri için yaptığı her davete inkar ile karşılık verdiklerinden bahsedilir. Aralarında geçen bu konuşmadan sonra Hz. İbrahim putlarına bir tuzak kuracağını söyler. Onlar gittikten sonra önünde eğildikleri tüm putlarını, "büyük olan hariç" kırar. Daha sonra inkar eden kavmi ile İbrahimPeygamber arasında geçen konuşmalar ayetlerde şöyle haber verilir:
"Bizim ilahlarımıza bunu kim yaptı? Şüphesiz o, zalimlerden biridir" dediler. "Kendisine İbrahim denilen bir gencin bunları diline doladığını işittik" dediler. Dediler ki: "Öyleyse, onu insanların gözü önüne getirin ki, ona (nasıl bir ceza vereceğimize) şahid olsunlar. "Dediler ki: "Ey İbrahim, bunu ilahlarımıza sen mi yaptın?" "Hayır" dedi. "Bu yapmıştır, bu onların büyükleridir; eğer konuşabiliyorsa, siz onlara soruverin." (Enbiya Suresi, 59-63)
Hz. İbrahim'in bu daveti ve akılcı yöntemi karşısında kavmi ilk önce tereddüt eder ve "vicdanlarına başvurup" zalimlik yaptıklarını bir an için kabul ederler. Ancak daha sonra hemen gerisin geri dönüp, yeniden yüz çevirirler. Onların bu ahlakı ayetlerde şöyle haber verilir:
"… Andolsun, bunların konuşamayacaklarını sen de bilmektesin." Dedi ki: "O halde, Allah'ı bırakıp da sizlere yararı olmayan ve zararı dokunmayan şeylere mi tapıyorsunuz? Yuh size ve Allah'tan başka taptıklarınıza. Siz yine de akıllanmayacak mısınız?" (Enbiya Suresi, 65-67)
Bu konuşmalarının ardından Hz. İbrahim'i öldürmeye, ateşe atmaya çalışmışlar, ancak Allah onların bu tuzaklarını geçersiz kılmıştır. Yukarıdaki ayetlerde de görüldüğü gibi inkar eden bir topluluk için atalarının doğru yolda olması, yaptıkları şeyin akılcı ve mantıklı olması önemli değildir. Zaten onlar doğrunun peşinde de değildirler. Onların tek yaptıkları, doğru veya yanlış da olsa atalarının yolunu izlemektir. Bunun dışında hiçbir şeyi dinlememektedirler. Çünkü bu insanlar akıllarını ve vicdanlarını devre dışı bırakmışlardır. Vicdanlarına başvurup doğru olanı görebilecekleri ve irade göstererek doğruları uygulayabilecekleri halde, kendilerine öğretilenlerle yetinirler. Çoğunluğun yolunu izlemek, kendilerine öğretilenleri doğru mu yanlış mı araştırmadan körü körüne uygulamak, kendi ifadeleriyle bir anlamda "hazıra konmak" demektir. Bu zihniyet ise, vicdanın körelmesi ve iradesizliğin bir sonucudur.
Ancak bu kadar değer verip, herşeyin üzerinde tuttukları atalarını kıyamet gününde yanlarında göremeyeceklerdir. Dünyada kendilerini Allah'ın yolundan uzaklaştıran, şeytanın yoluna çağıran insanlar hesap günü onları yapayalnız bırakacaktır. Ayetlerde bu insanların o gün duyacakları pişmanlık şu şekilde tarif edilir:
Yüzlerinin ateşte evrilip çevrileceği gün, derler ki: "Eyvahlar bize, keşke Allah'a itaat etseydik ve Resûl'e itaat etseydik." Ve dediler ki: "Rabbimiz, gerçekten biz, efendilerimize ve büyüklerimize itaat ettik, böylece onlar bizi yoldan saptırmış oldular." "Rabbimiz, onlara azabtan iki katını ver ve büyük bir lanet ile lanet et." (Ahzab Suresi, 66-68)
DÜNYA HAYATINA OLAN ŞİDDETLİ BAĞLILIKLARI NEDENİYLE…
İnsanların Kuran'da anlatılan gerçeklerden kaçmalarının en önemli nedenlerinden biri de dünya hayatına olan şiddetli bağlılıkları ve bu hayatlarının hiç bitmeyeceği yönündeki büyük yanılgılarıdır. Bu nedenle de dünya hayatının ne kadar kısa olduğunu düşünmezler. Her insanın hiç beklemediği bir anda ölüm melekleriyle karşılaşacağını, sonra yerin altına konularak üzerine küreklerle toprak atılacağını, o an yanına dünya hayatına dair hiçbir şey alamayacağını da akıllarına getirmezler.
O gün hiçbir insana ne tüm hayatı boyunca sahip olmak için çabaladığı mal ve mülk, ne de değer verdiği yakınları, dostları eşlik etmeyecektir. O gün insan, yapayalnız bir şekilde Allah'ın karşısına çıktığında, tüm yapıp ettikleri önüne getirilecektir. İşte o an dünya hayatının geçici bir deneme yeri olduğunu istisnasız tüm insanlar idrak edeceklerdir. Ama o gün pişman olmak için artık çok geçtir.
Bu gerçekleri akıllarına getirmeyen insanların dine ve dünya hayatına yönelik çok farklı bir bakış açıları vardır. Hayatın eğitim-evlilik-iş üçgeni içinde bir koşuşturmadan ibaret olduğunu, bunların dışında bir hayatın mümkün olmadığını düşünürler. Bu nedenle de zihinlerini sadece bu üç konu meşgul eder.
Olayları bu bakış açısına göre değerlendirir, kararlarını buna göre alır, buna göre uygularlar. Üzerinde derin derin düşünülmesi gereken konuları da bu bakış açılarına göre sıralarlar: Nasıl para kazanacakları, geleceklerinin nasıl olacağı, iş hayatında nasıl başarılı olacakları, evlilik hayatları, eğitimleri, kariyerleri… Elbette ki bunların tümü önemli konulardır ve üzerinde düşünülmesi gerekir. Ancak bu kişilerin içine düştükleri çok önemli bir yanılgı vardır. Bu kişiler sadece dünya hayatı ile ilgili konuları düşünürler ve hayatın en büyük gerçeği olan ölümü düşünmekten kaçarlar, çünkü bu kişileri ayette haber verildiği üzere "… şeytan kışkırtmış ve uzun emellere kaptırmıştır." (Muhammed Suresi, 25) Dünya hayatının hiç bitmemesini istemelerinin altında yatan neden de işte dünya hayatına yönelik uzun emelleri, gelecekten beklentileri ve yıllara yaydıkları hedefleridir. Bu hedeflerin ötesini, yani ahiret için de hazırlık yapmaları gerektiğini göz ardı ederler.
Kuran okumaktan ve Kuran'da bildirilen gerçekleri düşünmekten kaçtıkları için, başka insanların kendilerine bu apaçık gerçeği anlatmasına da fırsat vermezler. Oysa Kuran'ı okusalar ya da kendilerine yapılan davetlere kulak verseler, Allah'ın ayetlerde bildirdiği gerçeklerden haberdar olacak, Allah'ın hoşnut olacağı şekilde bir hayat sürdürmenin önemini ve aciliyetini kavrayacaklardır. Böylece kendileri ve yakınları için yarar sağlayacak, sonsuz cehennem azabından kurtulmayı umabileceklerdir. Bu kavrayış ve umut her insan için çok önemlidir, çünkü asıl varılacak yurt, sonsuz ahiret hayatıdır.
Allah Al-i İmran Suresi'nde şu şekilde bildirir:
Kadınlara, oğullara, kantar kantar yığılmış altın ve gümüşe, salma güzel atlara, hayvanlara ve ekinlere duyulan tutkulu şehvet insanlara 'süslü ve çekici' kılındı. Bunlar, dünya hayatının metaıdır. Asıl varılacak güzel yer Allah Katında olandır. De ki: "Size bundan daha hayırlısını bildireyim mi? Korkup sakınanlar için Rablerinin Katında, içinde temelli kalacakları, altından ırmaklar akan cennetler, tertemiz eşler ve Allah'ın rızası vardır. Allah, kulları hakkıyla görendir." (Al-i İmran Suresi, 14-15)
Yukarıda da hatırlattığımız gibi genellikle insanların, yaşamları boyunca kendi anlayışlarına göre kurduğu bir düzenleri vardır. Ve bu düzenin, özellikle de tüm dünyaya bakış açılarının, diğer bir deyişle "hayat felsefelerinin" değişmesini kesinlikle istemezler. Zaten tarih boyunca Kuran'a ve elçilere karşı gösterilen direncin ve reddin altında da hep bu endişe yatmıştır. Çünkü hayatı boyunca benimsediği felsefenin değişmesi, kişinin yaşam biçimini de kökten değiştirecektir. Kuran'da Hz. Şuayb'ın davetine karşı kavminin verdiği cevap bu konuda çok önemli bir örnektir. Bu kıssada da anlatıldığı üzere kavmin en büyük korkusu eski hayatlarını ve mallarını terk etmektir. Bu durum ayetlerde şöyle haber verilir:
Dediler ki: "Ey Şuayb, atalarımızın taptığı şeyleri bırakmamızı ya da mallarımız konusunda dilediğimiz gibi davranmaktan vazgeçmemizi senin namazın mı emrediyor? Çünkü sen, gerçekte yumuşak huylu, aklı başında (reşid bir adam)sın." (Hud Suresi, 87)
Hz. Şuayb'ın kavmine cevabı ise şu şekildedir:
Dedi ki: "Ey kavmim görüşünüz nedir söyler misiniz? Ya ben Rabbimden apaçık bir belge üzerinde isem ve O da beni Kendisinden güzel bir rızık ile rızıklandırmışsa? Ben, size yasakladığım şeylere (kendim sahiplenmek suretiyle) size aykırı düşmek istemiyorum. Benim istediğim, gücüm oranında yalnızca ıslah etmektir. Benim başarım ancak Allah iledir; O'na tevekkül ettim ve O'na içten yönelip-dönerim." (Hud Suresi, 88)
Bu kişiler o ana kadar sürdürdükleri batıl hayatlarından razıdırlar. Bu hayat tarzlarının ve alıştıkları sistemin değişmesini kesinlikle istemezler. Allah'ın "Bizimle karşılaşmayı ummayanlar, dünya hayatına razı olanlar ve bununla tatmin olanlar ve Bizim ayetlerimizden habersiz olanlar; işte bunların, kazandıkları dolayısıyla barınma yerleri ateştir." (Yunus Suresi, 7-8) ayetleriyle bizlere tanıttığı bu insanlar, kendilerini doğru yolda sanmaktadırlar.
Allah'ın zikrinden yüz çevirmişler ve "Şu halde sen, Bizim zikrimize sırt çeviren ve dünya hayatından başkasını istemeyenden yüz çevir." (Necm Suresi, 29) ayetinde bildirildiği gibi tek istediklerine, yani dünya hayatına kavuşmuşlardır. Ancak dünya hayatı geçici bir yararlandırmadan başka birşey değildir.
Kuran'da, "O inkar edenler Müslüman olmayı nice kereler dileyecekler. Onları bırak; yesinler, yararlansınlar ve onları (boş) emel oyalayadursun. İlerde bileceklerdir." (Hicr Suresi, 2-3) ayetlerinde bildirildiği gibi bu dünya hayatındaki oyalanma o kişilere kayıptan başka birşey artırmamaktadır. Allah dünya hayatına aldanarak din ahlakını unutanların, hesap günü pişmanlık duyacaklarını şöyle bildirmiştir:
"Onlar, dinlerini bir eğlence ve oyun (konusu) edinmişlerdi ve dünya hayatı onları aldatmıştı. Onlar, bu günleriyle karşılaşmayı unuttukları ve Bizim ayetlerimizi 'yok sayarak tanımadıkları' gibi, Biz de bugün onları unutacağız. (Araf Suresi, 51)
İÇLERİNDEKİ ŞİDDETLİ BÜYÜKLÜK DUYGUSU NEDENİYLE
Bazı insanların Kuran'da bildirilen gerçeklerden kaçmalarının bir başka önemli nedeni ise içlerindeki şiddetli büyüklük duygusu yani kibirleridir. Kendi fikirlerinin, inançlarının, hayat tarzlarının doğruluğuna ve kusursuzluğuna o kadar inanmışlardır ki, bunlardan daha doğru bir fikrin, inancın varlığını asla kabullenmek istemezler. Böyle bir düşünce dahi onları rahatsız eder. Allah'ın "Ona: "Allah'tan kork" denildiğinde, büyüklük gururu onu günaha sürükler, kuşatır. Böylesine cehennem yeter; ne kötü bir yataktır o." (Bakara Suresi, 206) ayetinde de bildirildiği gibi, insanı inkara sürükleyen de işte bu "büyüklük gururu" yani kibiridir.
Böyle insanlar Kuran'a davet edildiklerinde onu inkar ederler. Çünkü hak dine tabi olmaları demek, o ana kadar batıl bir inanca sahip olduklarını kabul etmek demektir. Yıllar boyunca yanlış bir yol izlediklerini, doğru yolda olmayan kişileri kendilerine önder seçtiklerini ya da yazdıkları, okudukları, değer verdikleri tüm bilgilerin büyük bir yanılgı olduğunu öğrenmeleri demektir. Bu da onlar için büyük bir felakettir. Bu felaketi yaşamamak için, her türlü delili ile ispat edilse dahi sahip oldukları fikirlerin hezimetini kabul etmek istemezler. Çünkü kibirleri buna izin vermez. Kibirleri, ayette bildirildiği gibi "onları günaha sürükler".
Oysa yapmaları gereken Kuran'ın tek gerçek olduğunu idrak ettikten sonra, yanlış bir yol üzerinde olduklarını hemen kabul etmek, vicdanlarının sesine kulak vermek ve tevbe edip yepyeni bir hayata başlamaktır. Kolay olan ve Allah'ın hoşnut olacağı ahlak da budur. Aksi, hem dünyada hem de ahirette sıkıntılı bir hayat demektir. Allah inkar edenlerin içinde bulunduğu bu karanlık ruh halini, "Vicdanları kabul ettiği halde, zulüm ve büyüklenme dolayısıyla bunları inkar ettiler. Artık sen, bozguncuların nasıl bir sona uğratıldıklarına bir bak." (Neml Suresi, 14) ayetiyle bizlere bildirmektedir. Kibirleri bu insanları doğru yoldan engellemekte ve çok büyük bir ziyana uğratmaktadır.
Din ahlakından uzak insanların içlerindeki bu büyüklenme arzusunun bir sonucu da Hac Suresi'nde şu şekilde tarif edilir:
İnsanlardan kimi, hiçbir bilgisi, yol göstericisi ve aydınlatıcı kitabı olmaksızın Allah hakkında tartışır-durur. Allah'ın yolundan saptırmak amacıyla 'gururla salınıp-kasılarak' (bunu yapar); dünyada onun için aşağılanma vardır, kıyamet günü de yakıcı azabı ona taddıracağız. (Ey insan) Bu, senin ellerinin önden takdim ettikleridir. Şüphesiz Allah, kullar için zulmedici değildir. (Hac Suresi, 8-10)
Ayetlerde de dikkat çekildiği gibi inkar edenler kibirleri nedeniyle kendileri gibi diğer insanları da Allah'ın yolundan çevirmek isterler. Bunun için hiçbir bilgileri olmadan tartışmalara girerler. Kuran'ı hiç okumamalarına, kendilerine yapılan davetleri dinlememelerine, Kuran ahlakını bilmemelerine rağmen Allah hakkında tartışır ve gururla üstün gelmeye çalışırlar. Ancak insanların her yaptıklarıyla hesaba çekilecekleri ahiret gününde, bu kibirli davranışları kendilerine hiçbir fayda sağlamayacaktır. Aksine büyük bir pişmanlığa kapılacak ve ayette bildirildiği gibi, "keşke (dünyaya bir daha) geri çevrilseydik de Rabbimiz’in ayetlerini yalanlamasaydık ve müminlerden olsaydık" (Enam Suresi, 27) diyeceklerdir.
FİKRİ SAPLANTILARI NEDENİYLE…
İnkarcıların Kuran'ı dinlememelerinin, ondan kaçmalarının en önemli nedenlerinden biri şiddetli bir fikri saplantı içinde olmalarıdır. Daha önce de belirttiğimiz gibi atalarından öğrendikleri bilgiler, büyüklerinden öğrendikleri yanlış bazı gelenek ve görenekler, çevrelerinden gördükleri yaşam ve düşünce tarzları bu kişilerin hayata bakış açıları üzerinde çok büyük bir etki oluşturmuştur. Bunlar üzerinde en ufak bir değişiklik ya da yenilik fikri dahi onların çok şiddetli bir tepki göstermelerine neden olabilir. Hatta yenilikle, değişimle, hak bir gerçekle gelen kişilere karşı saldırgan, öfkeli ve tehditkar bir tutum takınmalarının nedeni de işte bu fikri saplantılarıdır.
Bu fikri saplantı adeta bir perde gibi insanların birbirlerini dinlemelerini ve görmelerini engellemektedir. Allah'a iman etmeye davet edilen fikri saplantı içindeki kişilerin cevapları Fussilet Suresi'nde şu şekilde bildirilmektedir:
Bilen bir kavim için, ayetleri (çeşitli biçimlerde, birer birer) 'fasıllar halinde açıklanmış' Arapça Kur'an (veya okunan) kitaptır; bir müjde verici ve bir uyarıcı olarak. Ama çoğu yüz çevirdiler. Artık onlar dinlemezler. Dediler ki: "Bizi kendisine çağırdığın şeye karşı kalblerimiz bir örtü içindedir, kulaklarımızda bir ağırlık, bizimle senin aranda bir perde vardır. Artık sen, (yapabileceğini) yap, biz de gerçekten yapıyoruz." (Fussilet Suresi, 3-5)
Aslında Kuran'a yapılan davet, insana batıl, hatalı ve yanlış düşüncelerinden arınma fırsatı sunan çok büyük bir imkandır. Böyle bir durumda akılcı olan tavır, bu daveti yapan kişiyi dinlemek, davet ettiği hak kitabı okumak ve sağduyuyla değerlendirmektir. Sağduyulu, açık görüşlü ve vicdan sahibi bir insan, daha doğru olduğunu gördüğü bir durumda, kendi fikirlerini terk etmekte bir sakınca görmeyecektir.
Fikri saplantı içinde olmak insanı akılcı, mantıklı, sağduyulu, tarafsız düşünmekten alıkoyar. Üstelik burada söz konusu olan, dünya üzerindeki her insanın yaşamakla sorumlu olduğu tek gerçektir. Allah'ın tüm insanlara gönderdiği Kuran, her insanın kurtuluş bulmak için teslim olması gereken yegane hak kitaptır. Herhangi bir konuyu dinlemeden, okumadan, dikkatle düşünüp değerlendirmeden reddetmek ancak sabit fikirli, yeni düşüncelere kapalı, dar görüşlü kimselerin tutumu olabilir. Ama Allah'ın insanlara uyulması için gönderdiği tahrif edilmemiş son hak kitap olan Kuran'ı dinlememek, ayetleri okumamak tüm bunlardan çok daha ciddi bir konudur. İnsanın dünyaya yönelik herhangi bir konuda yanlış bir fikre sahip olması belki ona çok büyük bir zarar vermeyebilir. Ama Allah'ın emirlerini dinlememe konusunda yaşadığı fikri saplantı, kişiyi sonucunda cehennem ateşine götürebilecek çok ciddi bir tehlikedir. Her insanın böyle bir duruma düşmekten şiddetle kaçınması gerekir.
Ayrıca insanın yapısında hep daha mükemmele yönelik bir arayış vardır. Daha güzel bir fikir, daha güzel bir düşünce, daha iyi bir bakış açısı insanı her zaman için kendine çeker. Ancak dinsizlik, insanın yaratılışına ters olan sabit fikirliliği makbul bir havaya sokar ve kişinin köhneleşmiş fikirlerine bağlılık göstermesine sebep olur. Olayları gerektiği gibi muhakeme etmesine izin vermez, önemli atılımlar ve köklü değişimler yapmasını engeller.
Bu zihniyeti metroların, uçakların, gemilerin, son derece gelişmiş teknoloji harikası ulaşım araçlarının olduğu koşullarda, bir başka kıtaya at arabasıyla gitmek isteyen bir kimsenin direnişine benzetebiliriz. Böyle bir durumda nasıl ki bu kişinin tutucu tavrı, onu teknolojinin bu nimetlerinden mahrum bırakıyor ve sıkıntısını da sadece kendi çekiyorsa, fikri bir saplantı içinde tüm sıkıntıları, zorlukları çeken, pek çok güzellik ve kolaylıktan mahrum kalan da yine insanın kendisi olur.
İnsanların saplantılı düşünceleri sadece dine bakış açılarıyla sınırlı kalmaz, tüm yaşamlarında kendini gösterir. Evlerinin dekorasyonunda hiçbir şekilde değişiklik yapmamaları, yeni teknoloji ürünlerine karşı ön yargılı yaklaşıp bu nimetlerden faydalanmamaları, yıllar boyunca aynı şekilde giyinip, aynı yemekleri yiyip, aynı şekilde eğlenip, aynı esprilere gülmeleri bu saplantılardan sadece birkaçıdır. Bu sabit fikirlilik düşünce biçimlerini çok köklü biçimde etkisi altına alır. Bundan dolayı yanlış da olsa senelerce aynı fikri savunup; aynı doğru ve yanlışlara sahip olurlar. Bu kurallar yüzünden özgür ve rahat düşünemez, yeni fikirler savunan kitapları okumaz ve öğrenmez, yeniliklerden zevk alamaz, hayat standartlarında en ufak bir iyileştirme dahi yapmazlar.
Bu konudaki en açık örnekler sıkça rastladığımız materyalist ve komünist felsefeyi benimseyen çevrelerdir. Bu kişileri hemen tanımak mümkündür. Giyim stilleri, saç şekilleri, konuşma üslupları, verdikleri örnekler yıllardan bu yana hiç değişmemiştir. Üzerinden asırlar geçmiş fikirleri savunur, bu fikirleri mutlak doğrular gibi gösterir, kişisel tecrübelerini her ortamda örnek olarak verirler.
Karl Marx'ın Das Kapital'ini, Charles Darwin'in Türlerin Kökeni'ni ya da Mao'nun Kızıl Kitap'ını on yıllar boyunca kendilerine başucu kitabı edinir, bu kitapları tekrar tekrar okur, altlarını çizer, adeta ezberlerler. Bu kitaplardaki "tedavülden kalkmış" bilgileri ısrarla savunur, kitaplarda bir eksiklik, hata ya da yanlış bir bilgi olabilme ihtimalini dahi kabul etmezler. Dünyada olan bitenleri takip etmedikleri ve bilimsel gelişmeleri yakından izlemedikleri ya da bunları görüp anlamak istemedikleri için hala bu kitaplardaki bilgileri "doğru ve bilimsel" zannederler. Büyük bir sabırla Marx'ın 19. yüzyılın karanlık sayfalarında kalmış öngörülerinin ve ütopyalarının gerçekleşmesini beklerler. 20. yüzyılın başlarında bilimsel gelişmeler karşısında yok olup giden Darwin'in iddialarının hala geçerli olduğunu zannederler. Sadece kendileri gibi düşünen kimselerle görüşür, yıllarca aynı gazeteyi okur, aynı filmleri tekrar tekrar seyrederler. En çok kullandıkları cümle ise "ben yıllardır hiç değişmedim, bundan 40 yıl önce neyi savunuyorsam, hala onu savunuyorum" sözüdür. Ancak unutulmamalıdır ki bu söz ancak mutlak doğruları savunan bir insan tarafından söylendiğinde makuliyet kazanır.
Değişime direnç göstermek, yeniliklerin karşısında durmak, farklı fikirleri hiç dinlemeden reddetmek bu kişilerin kendilerince gurur duydukları bir anlayıştır. Kendilerine önder bildikleri Marx, Mao ya da Darwin gibi kişilerin din karşıtı sözlerine o kadar gözü kapalı bir şekilde inanmışlardır ki, sadece bu sözden dönmemek için Kuran'ı ve Kuran ahlakını anlatan kitapları okumaktan şiddetle sakınırlar. Onları okumanın ya da öğrenmenin kendilerine çok büyük bir zararı olacağına inanmış, daha doğrusu inandırılmışlardır.
Oysa Kuran ahlakına davet edilmeleri, bu insanların geçmiş tecrübelerinden ders almaları, hatalarından çıkarımlar yapıp, daha iyisine yönelmeleri, daha güzelini, daha doğrusunu araştırmaları sabit fikirlerinden kurtulmaları için bir fırsattır. Ancak fikir saplantısı içindeki bu kimseler kendilerine tavsiyede bulunmak isteyen kişileri de küçük gördüklerinden, kendilerine yapılan teklifleri, samimi eleştirileri, iyi niyetli hatırlatmaları hiç düşünmeden reddeder, kendi körü körüne bağlandıkları inançlarından asla vazgeçmezler.
Peki ama her türlü yeni bilgiye, yeni fikre, yeni anlayışa ya da bilimsel gerçeğe ön yargıyla yaklaşan bu kimseler, hiçbir fayda elde edemedikleri bu fikri saplantılarından neden vazgeçmezler?
İşte burada şeytanın insanlar üzerindeki etkisi karşımıza çıkar. Şeytan, inkar eden kişilere yaptıkları işleri süslü ve çekici gösterip, kendilerini doğru yolda sanmalarını sağlamaktadır. Vicdanlarının sesini dinlemeyen ve Kuran'dan kaçan bu kimseler ise şeytanın bu aldatmacasına kanmaktadırlar. Allah bu aldatmacayı şu şekilde bildirir:
... Kendi yaptıklarını şeytan süsleyip-çekici kıldı, böylece onları yoldan alıkoydu. Oysa onlar görebilen kimselerdi. (Ankebut Suresi, 38)
Doğruları görebilen, eksik yönlerini fark edebilen bu insanlar, şeytanın etkisiyle zamanla göremeyen, doğruları fark edemeyen, gerçeklere kulak tıkayan insanlar halini almaktadırlar. Gerçekten de fikir saplantısı içindeki bir kimseyle -kendi düşüncelerini, kendi anlayış biçimini kusursuz ve en doğru olarak gördüğünden- karşılıklı konuşmak, hatırlatmada bulunmak ya da fikir alışverişi yapmak pek mümkün değildir. Çünkü bu kimseler kendi fikirlerini paylaşmayan kimseleri dinlemeye, onların anlattıklarına kulak vermeye ve onlardan herhangi bir eleştiri duymaya tahammül edemezler.
Akıl ve vicdan sahibi, hür düşünebilen bir insan kolaylıkla eksikliklerini fark edip doğru olanı teşhis edebilirken, fikri saplantılara sahip bir kimsenin kendini dışarıdan izleyip, değerlendirmesi söz konusu olmaz. Zaten bu kişilerin en önemli özelliği de bu sabit fikirleriyle övünmeleri, yıllarca değişmeyen düşünce sistemleri ve yaşam biçimleriyle kıvanç duymalarıdır.
Allah'ın "Gerçekten bunlar (bu şeytanlar), onları yoldan alıkoyarlar; onlar ise, kendilerinin gerçekten hidayette olduklarını sanırlar" (Zuhruf Suresi, 37) ayetiyle de bildirdiği gibi bu kişiler, doğru yolda olduklarını sanmaktadırlar. Ancak gerçekler hiç de düşündükleri gibi değildir. Hesap günü geldiğinde artık düşünüp, hatırlamalar ve pişmanlıklar hayatlarını fikri saplantı içinde geçirmiş, hak olandan yüz çevirmiş insanlara bir fayda getirmeyecektir. Ayette şu şekilde bildirilir:
O gün, cehennem de getirilmiştir. İnsan o gün düşünüp-hatırlar, ancak (bu) hatırlamadan ona ne fayda? (Fecr Suresi, 23)
KURAN'I DİNLEMEYENLERİN GİZLİ LİDERİ: ŞEYTAN
İlk bölümde insanların Kuran’ı dinlememelerine ve gerçeklerden kaçmalarına nelerin neden olduğunu ayetler doğrultusunda açıkladık. Bu nedenlerin yanı sıra bir de insanları, Kuran’daki gerçeklerden kaçmaya ve inkar etmeye teşvik eden, onları yanlış yola yönlendiren ve türlü yöntemlerle olumsuz şekilde etkilemeye çalışan bazı kimseler vardır. Bu kişiler, şeytanın telkinlerine sözcülük yapan ve çoğu zaman toplum üzerinde hakimiyet kurmuş, lider vasıflı kişilerdir. Amaçları ise dinsizliğin insanlar arasında yaygınlaşması için çalışmak, Kuran ahlakının yaşanmasını engellemektir.
Bu kişilerin sayıca çok fazla olmaları gerekmez. Toplum üzerinde maddi ve manevi anlamda etkin olan, ekonomik gücü ellerinde bulunduran veya toplumun düşünce yapısını yönlendirebilecek araçlara sahip kişiler olmaları yeterlidir. Bu şekilde istedikleri yöndeki telkinleri kolaylıkla kitlelere ulaştırabilir, insanları kolaylıkla yönlendirebilirler. Bu araçlar sayesinde insanların çoğunluğunu istedikleri şekilde düşündürmeyi, konuşturmayı, hayatlarını şekillendirmeyi başarırlar.
İnkar edenlerin önde gelenlerinin bu yanlış yönlendirmeleri genel olarak halk arasında teslimiyetle karşılanır. Bu kişilerin nihai hedeflerinin farkında olmayan, dünya hayatının koşuşturmasına kendini kaptırmış insanlar, neyin peşinde olduklarını ve nasıl bir hayatın içine girdiklerini bilmeden bu kişilerin gösterdiği yolu izlerler. Onların ağızlarından çıkan her sözü hemen kabul eder, büyük bir titizlikle uygular ve tüm hayatlarını buna göre şekillendirmekten kaçınmazlar.
Tarih bu gibi kötülüğün önderleriyle doludur. Yakın tarihimizde Stalin, Hitler, Franco, Mussolini, Mao gibi eli kanlı liderler inkarcıların önderleri olmuşlardır. Bu kişiler, iktidar sahibi oldukları dönemlerde insanların tüm hayatlarını kendi kontrolleri altına almışlar, düşüncelerini, günlük hayatlarını, sosyal yaşamlarını bizzat kendileri yönlendirmişlerdir. Tüm iletişim araçlarını kendi düşünceleri doğrultusunda kullanmış, istedikleri şekilde eğitim verilmesini sağlamış, istedikleri kitapların okunmasına izin vermiş, istemediklerini toplu halde imha etmişlerdir. Farklı düşüncelerin varlığına dahi tahammül edememiş, aykırı tüm düşünceleri vahşice ortadan kaldırmışlardır. Dinsizliği insanlar arasında yaymak için her türlü yöntemi denemiş, kiliseleri, camileri tahrip etmiş, dini eğitimi ortadan kaldırmışlardır. Bu kişilerin yaptıkları, Kuran’da bildirildiği gibi, “insanları ateşe çağırmak” olmuştur. Allah Kasas Suresi’nde bu gibi tavırlar içindeki insanların durumunu şu şekilde bildirir:
Biz, onları ateşe çağıran önderler kıldık; kıyamet günü yardım görmezler. Bu dünya hayatında onların arkasına lanet düşürdük; kıyamet gününde ise, onlar çirkinleştirilmiş olanlardır. (Kasas Suresi, 41-42)
Ayetlerde haber verilen bu inkarcı önderlerin güçlü telkinleri sayesinde, düşünemeyen, göremeyen, konuşamayan, akledemeyen insanlar ortaya çıkmıştır. Bu kişiler kendilerini yaratanın ve onlara hayat verenin Allah olduğunu göz ardı edip, önder kabul ettikleri kişinin sözüne göre hareket etmiş, onun hoşnut olmayacağı bir tavırda bulunmaktan korkmuşlardır.
İnkarcılar ise önderlerine olan bağlılıkta ve aksi bir fikre karşı yapılacak mücadele konusunda büyük bir kararlılık göstermişlerdir. Bu nedenle de bu kimselerin önderlerinin izni olmaksızın Allah’a iman etmeye davet eden kişileri dinlemeleri, onların kitaplarını okumaları ve Allah’a iman etmeleri mümkün değildir. Kuran’da bildirilen peygamberlerin hayatlarında da bunun örneklerini görmek mümkündür. Çünkü her kavmin içinde insanların elçilere iman etmelerini engellemeye çalışan önde gelenler olmuştur. Örneğin, Hz. Musa Firavun’un kavmini Allah’ın ayetlerine iman etmeleri için davet ettiğinde, kavmi Firavun’un görünürde güç sahibi olmasından dolayı onun önderliğini kabul etmiş ve onun verdiği emirlere doğruluğu-yanlışlığı üzerinde düşünmeden uymuşlardır. Ancak ayetlerde Firavun’un insanları ateşe çağıran bir önder olduğuna şöyle dikkat çekilmektedir:
Andolsun, Musa’yı ayetlerimizle ve apaçık olan bir delille gönderdik. Firavun’a ve onun önde gelen çevresine. Onlar Firavun’un emrine uymuşlardı. Oysa Firavun’un emri doğruya-götürücü (irşad edici) değildi. O, kıyamet günü kavminin önderliğine geçer, böylece onları ateşe götürmüş olur… (Hud Suresi, 96-98)
Bu liderler, kendilerine bağlı olan insanların nasıl yaşayacaklarına hakim oldukları gibi, nasıl düşüneceklerini de bizzat kendileri belirlerler. Örneğin Firavun’un her türlü delile rağmen Allah’ın varlığını kabul etmemekte direnmesi, hükmettiği topluluğu da aynı saplantı içine sürüklemiştir. Bu bakımdan Kuran’daki Firavun örneği, inkar edenlerin önderleri olan kimselerin, içinde bulundukları toplulukların inançları üzerinde nasıl bir baskı kurduklarının da açık bir göstergesidir:
(Firavun) Dedi ki: “Ona, ben size izin vermeden önce mi inandınız? Şüphesiz, o, size büyüyü öğreten büyüğünüzdür; öyleyse yakında bileceksiniz. Şüphesiz ellerinizi ve ayaklarınızı çaprazlama kestireceğim ve sizin hepinizi gerçekten asıp-sallandıracağım.” (Şuara Suresi, 49)
Ayette de görüldüğü gibi insanları hak dine inanmaktan engelleyen bu liderlerin en büyük özelliklerinden biri, toplumun üzerinde korku ile baskı kurmaya çalışmalarıdır. Bu nedenle de aynı Firavun örneğinde olduğu gibi türlü iftiralarla, tutuklama, halkın gözünde küçük düşürme, öldürme gibi tehditlerle insanları korkutarak, Allah’a iman etmekten engellemeye çalışırlar. Ancak göz ardı ettikleri bir gerçek vardır ki, o da akıl ve iman sahibi müminlerin ne tür bir baskı ya da tehditle karşılaşırlarsa karşılaşsınlar, Allah’tan başka hiçbir şeyden ve hiç kimseden kesinlikle korkmadıklarıdır. Çünkü iman edenler bilirler ki, insan yalnızca Allah’a karşı sorumludur ve yalnızca Allah’ın rızasını kazanmak için yaşamalıdır. Nitekim Firavun kıssasında da gördüğümüz gibi, Hz. Musa’nın getirdiği apaçık delilleri gören sihirbazlar, Allah’a olan imanları ve samimiyetleri nedeniyle Firavun’un tehditlerine itibar etmemiş ve Allah’a iman ettiklerini ifade etmişlerdir:
Ve sihirbazlar secdeye kapandılar. “Alemlerin Rabbine iman ettik” dediler. “Musa’nın ve Harun’un Rabbine”. Firavun: “Ben size izin vermeden önce O’na iman ettiniz, öyle mi? Mutlaka bu, halkı buradan sürüp-çıkarmak amacıyla şehirde planladığınız bir tuzaktır. Öyleyse siz (buna karşılık ne yapacağımı) bileceksiniz.” Muhakkak ellerinizi ve ayaklarınızı çaprazlama keseceğim ve hepinizi idam edeceğim.” (Onlar daJ “Biz de şüphesiz Rabbimiz’e döneceğiz” dediler. “Oysa sen, yalnızca, bize geldiğinde Rabbimiz’in ayetlerine inanmamızdan başka bir nedenle bizden intikam almıyorsun. Rabbimiz, üstümüze sabır yağdır ve bizi Müslüman olarak öldür.” (Araf Suresi, 120-126)
Allah bir başka ayetinde iman eden sihirbazların Firavun’a karşı çıkarak aldıkları cesur kararlarını şöyle dile getirdiklerini bildirmektedir:
Dediler ki: “Bize gelen apaçık delillere ve bizi yaratana seni asla ‘tercih edip-seçmeyiz.” Neyde hükmünü yürütebileceksen, durmaksızın hükmünü yürüt; sen, yalnızca bu dünya hayatında hükmünü yürütebilirsin.” (Taha Suresi, 72)
Önderlerine bağlılıktan ötürü kendi akıl ve vicdanlarıyla düşünmeyen, dolayısıyla da Kuran’ı rehber edinmeyenlerin örneği, Firavun izin vermediği için iman etmeyen kavmin durumuna benzemektedir. Bu insanlar, Allah’ın varlığından ve O’nun dışında hiç kimsenin ya da hiçbir şeyin müstakil bir gücü olamayacağından gafil olduklarından, yaşadıkları korkunun ne kadar anlamsız olduğunun farkına varamazlar. Halbuki kendilerinden korktukları, dolayısıyla emrine girdikleri kimseler aslında hiçbir güçleri olmayan, Allah’ın yarattığı kadere tabi yaşayan kendileri gibi aciz insanlardır. Örneğin Firavun, yaşadığı dönemde halkına büyük bir baskı kurmuş ve zulmetmiş olan dünyada güç sahibi görünen bir liderdir. Ama ayetlerde haber verildiği gibi Firavun, “ancak dünya hayatında hükmünü yürütebilir”. Ne sahip olduğu mal-mülk, ne kurduğu krallıklar onu ölümden kurtaramamıştır. Onun da kısa süren ömrü her insan gibi kaçınılmaz olan ölümle sonuçlanmıştır. Kavminin Allah’a iman etmesini engellemek için verdiği emirlerden ise geriye hiçbir şey kalmamıştır.
Nitekim önderlerinin telkin ve baskılarını mazeret göstererek Kuran’ın emirlerinden kaçan insanlar, Allah’ın huzuruna çıkarıldıklarında korkup emirlerine uydukları bu liderlerden hiçbirini bir yardımcı ya da koruyucu olarak yanlarında bulamayacaklardır. Herkes tek başına hesap verecek ve tüm yapıp ettikleri eksiksiz olarak önlerine getirilecektir. Dolayısıyla küfrün önderlerinin dünyadaki güç, zenginlik, ihtişam, iktidar sahibi görünümleri yanıltıcıdır. Allah küfrün önde gelenlerinin, kendi nefislerine bile yardıma güçlerinin yetmeyeceğini şu şekilde belirtmiştir:
De ki: “Gece ve gündüz sizi Rahman (olan Allah)tan kim koruyabilir?” Hayır, onlar Rablerini zikirden yüz çevirenlerdir. Yoksa Bize karşı kendilerini, engelleyerek koruyabilecek ilahları mı var? Onların kendi nefislerine bile yardıma güçleri yetmez ve onlar Bizden yakınlık bulamazlar. Evet, Biz onları ve atalarını yararlandırdık; öyle ki, ömür onlara (hiç bitmeyecekmiş gibi) uzun geldi. Fakat şimdi, Bizim gerçekten yere gelip onu etrafından eksiltmekte olduğumuzu görmüyorlar mı? Şu halde, üstün gelenler onlar mı? (Enbiya Suresi, 42-44)
Allah’tan başka varlıkları güç sahibi kabul etmek, onların hakimiyetine girmek, bu kişilerin tüm düşünce, inanç ve ahlaki değerlerini yönlendirmelerine izin vererek, kendi inanç ve düşüncelerini yitirmek büyük bir gaflet ve akılsızlıktır. Aslında bu durum, düşünmeyen, iradesini kullanmayan, zayıf toplumlardaki güdülme psikolojisinden ileri gelir. Bu insanlara hazır olanı düşünmek, daha önceden denenmiş olanı uygulamak ve hiçbir sorumluluk almamak daha kolay geldiği için, kendileri düşünmeyi, okuyup öğrenmeyi, araştırmayı zor görürler. Hatta önder kabul ettikleri kişilerin hayatta olması gibi bir koşul gözetmeksizin, bu kişinin bir kitabını okumayı onun bakış açısını benimsemek için yeterli görebilirler. Bu kişinin yorumunda bir sağlıksızlık ve sapkınlık var mı, ön yargılı mı taraflı mı diye düşünmeyip, bunları hesaba katmaksızın, kendilerine sunulan hemen her fikri yol gösterici edinirler. Marx’ın, Mao’nun, Lenin’in, Stalin’in, Mussolini’nin, Hitler’in, Darwin’in ve bunlar gibi daha pek çok dinsiz fikri ya da siyasi önderin insanların düşünceleri üzerinde hala bu kadar etkili olması bu anlayışın çok önemli bir örneğidir.
Ancak bu anlayış yanlış olduğu gibi, bir o kadar da tehlikelidir. İnsan bilgisizlikten, vicdanının sesini yeterince dinlemediğinden ve başka sebeplerden dolayı Allah’a iman etmesi için yapılan davetleri dinlememiş olabilir. Ancak doğruyu gördüğü anda, hemen kabul etmesi en akılcı olanıdır. Bile bile yanlışta ısrar etmek, direnmek, doğru olanı uygulamayı reddetmek çok büyük bir akılsızlıktır. Gerçekte doğruyu uygulamak güzel bir meziyetken, bunu bir zaaf olarak görmek, insanların ne düşüneceğini hesaplamak ve itibarını korumaya çalışmak insanı hem dünyada hem da ahirette asıl kayba uğratacak olandır. Halbuki bu kararı vermek ve kayıtsız şartsız Kuran’a ve Peygamberimiz (sav)’in sünnetine uymak vicdanlı ve samimi , medeni ve cesur bir harekettir. Aynı zamanda bunu yapabilen insan ne kadar güçlü, dürüst ve sağlam karakterli olduğunu da kanıtlamış olur. Asıl zaaf, şeytanın telkinleri karşısında sessiz kalmak, şeytana itaat etmektir.
ŞEYTANIN FIRKASINDAN OLMAK…
İnsanların hak dinle gelen elçilere ya da elçilerin yoluna davet eden samimi Müslümanlara karşı inkarcı tavırları tarih boyunca hep benzerlik göstermiştir. Kavmin ileri gelenleri elçinin sözünü dinlememek, çağırdığı hak dine uymamak için hep benzer mazeretler öne sürmüş, kaçmak için hep aynı yöntemleri kullanmışlardır. Peki bu benzerliğin, aynı sözlerle ve aynı tavırlarla karşılık vermelerinin nedeni nedir? Hepsinin birlikte ortak olarak okudukları bir kitap mı vardır? Yoksa bu kişiler ilk insan var olduğundan beri hep aynı kişinin yolunu mu izlemektedirler?
Bunun nedeni din ahlakından uzak kişilerin hep aynı yerden emir almaları, aynı önderin sözünü dinlemeleridir aslında. İnsanların Allah’a iman etmelerini, elçilerin sözüne itaat etmelerini, hidayet bulmalarını, Allah’ın hak kitabı olan Kuran’a uymalarını engelleyen bu önder “şeytan”dır.
Önceki bölümde insanları inkara teşvik edenlerin toplumun liderleri olduklarından, insanları ellerindeki çeşitli araçlar ve türlü yöntemlerle etkileyerek, doğru yoldan saptırdıklarından bahsettik. Ancak maddi ya da manevi etki sahibi olan bu kişiler de aslında şeytanın emir ve telkinleriyle hareket etmekte, onun sözünü dinlemektedirler.
Allah “… Onlar o her türlü hayırla ilişkisi kesilmiş şeytandan başkasına tapmazlar” (Nisa Suresi, 117)
ayetiyle insanların şeytanın yolunu takip etmekle, hayırdan da uzaklaştıklarını bildirmektedir. Dolayısıyla şeytan bu kişilerin gerçek önderi olarak onları türlü vaatlerle saptırmakta, aynı onların halka yaptıkları gibi, türlü telkin ve vesveselerle Allah’ın hak dininden uzak tutmaktadır. Oysa insanlar şeytanı kendilerine dost ve veli edinmekle çok büyük azapla sonuçlanacak bir yola adım atmış olurlar. Çünkü Kuran’da bildirildiği gibi, “… Şeytan, kime arkadaş olursa, artık ne kötü bir arkadaştır o.” (Nisa Suresi, 38)
İnsan şeytanı dost edindiği zaman onun tavsiyeleriyle, ilhamıyla ve emirleriyle hareket etmeye başlar. Bir işe başlamadan, bir konuşma yapmadan ya da bir karar almadan önce hep bu sahte dostuna danışır. Her işini şeytanla istişare eder, şeytanla birlikte planlar. Allah bir ayetinde şu şekilde bildirmektedir:
İnsanlardan kimi, Allah hakkında bilgisi olmaksızın tartışır durur ve her azgın-kaypak şeytanının peşine düşer. Ona yazılmıştır: “Kim onu veli edinirse, şüphesiz o (şeytan) onu şaşırtıp-saptırır ve onu çılgın ateşin azabına yöneltir.” (Hac Suresi, 3-4)
Ayette de bildirildiği gibi şeytanın dostu olanlar, onu kendilerine veli edinenler, Allah’ın dinine karşı savaş açanlar, şiddetli tartışmalara girenler ve doğru yoldan sapanlardır. Bu kişiler, şeytanın Allah’ın dinine karşı açtığı savaşta onun yanında yer alır, adeta onun ordusunun bir neferi haline gelirler. Böyle bir insan, ayette de bildirildiği gibi, “… kendi Rabbine karşı (şeytana) arka çıkandır.” (Furkan Suresi, 55)
Şeytanın yapacağı ilk şey Allah’ın varlığını, her yeri sarıp kuşattığını ve insanların var oluş amaçlarını kendi tabilerine unutturmaktır. Allah, elçileri ve hak kitapları aracılığıyla insanlara, kendilerini yoktan yaratan, yaşatan, rızıklandıran ve güzel bir ahlak gösterdikleri takdirde kendilerine sonsuza kadar çok güzel bir hayat vaat ettiğini bildirir. İnsanlara bu yüzden Kendisine karşı sorumlu olduklarını ve Kuran ile bildirdiği sınırları korumakla mükellef olduklarını hatırlatır. Şeytan ise kendi fırkasına kimseye karşı bir sorumlulukları olmadığı, yaptıkları tavırların, söyledikleri sözlerin hesabını vermeyecekleri, insanın sadece kendine karşı sorumlu olduğu, dolayısıyla her türlü azgınlık ve sapkınlığı yaşamasında hiçbir sakınca olmadığı yalanlarını telkin eder.
Örneğin Allah Kuran’da 5 vakit namazın kılınmasını emretmektedir. Namaz İslam’ın esaslarından biridir. Değerli Peygamberimiz (sav) bir hadisinde şöyle buyurur:
“İslam (dini) beş (esas) üzerine kurulmuştur: Allah’dan başka hiçbir ilah olmadığına, Muhammed (sav)’in Allah’ın Resulü olduğuna şehadet etmek, namazı dosdoğru kılmak, zekatı vermek, beyt (-i Şerif)i ziyaret etmek ve Ramazan orucunu tutmaktır.” (Riyazü’s Salihin, İmamı Nevevi, Bedir Yayınları, s.668)
Şeytan ise namazı kendince zor gösterecek bahaneler öne sürdürmeye çalışır. Kimi zaman işle ilgili bir toplantı, kimi zaman trafik sıkışıklığı, seyahat, uçağın ya da otobüsün saati, bazen vakit darlığı gibi durumlar insanın karşısına çıkabilir. Ancak iman edenler bunları güzel bir fırsat olarak görür ve namazlarını her ne olursa olsun mutlaka vaktinde kılma konusunda kararlılık gösterirler. İman sahibi olmayan, Kuran’ı rehber edinmeyen kimselerse şeytanın bu telkinlerini kolaylıkla kabul ederler.
Allah Kuran’dan yüz çevirenlerin durumunu bir ayette şöyle haber vermektedir:
Onlara kendisine ayetlerimizi verdiğimiz kişinin haberini anlat. O, bundan sıyrılıp-uzaklaşmış, şeytan onu peşine takmıştı. O da sonunda azgınlardan olmuştu. (A’raf Suresi, 175)
Bu telkinlere kapılanlar sanki hiç ölmeyecekmiş, dünyadaki hayatları hiç sona ermeyecekmiş gibi boşvermişlik ve umursuzluk içinde yaşarlar. Din ahlakını ve Allah’ın koyduğu sınırları görmezlikten gelerek mutlu bir hayat süreceklerini ümit ederler. Kendilerini kuşatan gerçekleri görmemek, gördükleri şeyleri ise unutmak, akıllarına getirmemek için özel bir çaba sarf ederler. Bunun için de Kuran dışı bir hayat seçerek, Kuran’da bildirilen gerçekleri düşünmemenin, bunlardan kaçmanın ve unutmaya çalışmanın kısacası Kuran’ı dinlememenin bir çözüm olmasını isterler. Ancak yaptıkları hesaplar hiç de şeytanın onlara vaat ettiği gibi olmaz. Aksine Kuran ayetlerinden gaflet içinde geçirdikleri her dakika onlara mutlaka bir sıkıntı ve belayı da beraberinde getirir. Çünkü hiçbir kimseye karşı sorumlu olmayacağına ve yaptıklarından hesaba çekilmeyeceğine inanan bir insan için her türlü ahlaksızlığı, vicdansızlığı yapmak çok kolaydır. İşte bu nedenle de inkarcılar çoğu zaman inanmamakla kalmaz, aynı zamanda elçilerin söylediklerine veya hak kitapların kendilerine okunmasına dahi katlanamayarak, Allah’ın elçilerine ve iman sahibi müminlere karşı saldırgan bir tutum sergilerler.
Tarihin her döneminde inkar eden insanların bu tarz tutumları birbirinin tıpatıp benzeri olmuştur. Çünkü onları yönlendiren yine aynı şeytani güçtür. Bu durum Kuran’da şöyle haber verilmektedir:
… Gerçekten şeytanlar, sizinle mücadele etmeleri için kendi dostlarına gizli-çağrılarda bulunurlar… (Enam Suresi, 121)
Kuran’ın her ortamda üstün geleceği gerçeğinden habersiz, Allah’ın ayetleri konusunda sonuçsuz bir mücadele yürütenler de, şeytanın yolundan giderek, onun verdiği emirlere kendi akıl ve vicdanlarını kullanmaksızın uyarlar. Ancak şeytanın bu gizli çağrıları gerçekte onları çılgınca yanan bir ateşe götürecektir. Allah bu kişilerle ilgili Kuran’da şöyle haber veriri:
… İnsanlardan öyleleri vardır ki, hiçbir ilme dayanmadan, bir yol gösterici ve aydınlatıcı bir kitap olmadan Allah hakkında mücadele edip durur. Onlara; “Allah’ın indirdiklerine uyun” denildiğinde, derler ki; “Hayır, biz atalarımızı üzerinde bulduğumuz şeye uyarız.” Şayet şeytan, onları çılgınca yanan ateşin azabına çağırmışsa da mı (buna uyacaklar)? (Lokman Suresi, 20-21)
Bu kişilerin sayıca çok fazla olmaları gerekmez. Toplum üzerinde maddi ve manevi anlamda etkin olan, ekonomik gücü ellerinde bulunduran veya toplumun düşünce yapısını yönlendirebilecek araçlara sahip kişiler olmaları yeterlidir. Bu şekilde istedikleri yöndeki telkinleri kolaylıkla kitlelere ulaştırabilir, insanları kolaylıkla yönlendirebilirler. Bu araçlar sayesinde insanların çoğunluğunu istedikleri şekilde düşündürmeyi, konuşturmayı, hayatlarını şekillendirmeyi başarırlar.
İnkar edenlerin önde gelenlerinin bu yanlış yönlendirmeleri genel olarak halk arasında teslimiyetle karşılanır. Bu kişilerin nihai hedeflerinin farkında olmayan, dünya hayatının koşuşturmasına kendini kaptırmış insanlar, neyin peşinde olduklarını ve nasıl bir hayatın içine girdiklerini bilmeden bu kişilerin gösterdiği yolu izlerler. Onların ağızlarından çıkan her sözü hemen kabul eder, büyük bir titizlikle uygular ve tüm hayatlarını buna göre şekillendirmekten kaçınmazlar.
Tarih bu gibi kötülüğün önderleriyle doludur. Yakın tarihimizde Stalin, Hitler, Franco, Mussolini, Mao gibi eli kanlı liderler inkarcıların önderleri olmuşlardır. Bu kişiler, iktidar sahibi oldukları dönemlerde insanların tüm hayatlarını kendi kontrolleri altına almışlar, düşüncelerini, günlük hayatlarını, sosyal yaşamlarını bizzat kendileri yönlendirmişlerdir. Tüm iletişim araçlarını kendi düşünceleri doğrultusunda kullanmış, istedikleri şekilde eğitim verilmesini sağlamış, istedikleri kitapların okunmasına izin vermiş, istemediklerini toplu halde imha etmişlerdir. Farklı düşüncelerin varlığına dahi tahammül edememiş, aykırı tüm düşünceleri vahşice ortadan kaldırmışlardır. Dinsizliği insanlar arasında yaymak için her türlü yöntemi denemiş, kiliseleri, camileri tahrip etmiş, dini eğitimi ortadan kaldırmışlardır. Bu kişilerin yaptıkları, Kuran’da bildirildiği gibi, “insanları ateşe çağırmak” olmuştur. Allah Kasas Suresi’nde bu gibi tavırlar içindeki insanların durumunu şu şekilde bildirir:
Biz, onları ateşe çağıran önderler kıldık; kıyamet günü yardım görmezler. Bu dünya hayatında onların arkasına lanet düşürdük; kıyamet gününde ise, onlar çirkinleştirilmiş olanlardır. (Kasas Suresi, 41-42)
Ayetlerde haber verilen bu inkarcı önderlerin güçlü telkinleri sayesinde, düşünemeyen, göremeyen, konuşamayan, akledemeyen insanlar ortaya çıkmıştır. Bu kişiler kendilerini yaratanın ve onlara hayat verenin Allah olduğunu göz ardı edip, önder kabul ettikleri kişinin sözüne göre hareket etmiş, onun hoşnut olmayacağı bir tavırda bulunmaktan korkmuşlardır.
İnkarcılar ise önderlerine olan bağlılıkta ve aksi bir fikre karşı yapılacak mücadele konusunda büyük bir kararlılık göstermişlerdir. Bu nedenle de bu kimselerin önderlerinin izni olmaksızın Allah’a iman etmeye davet eden kişileri dinlemeleri, onların kitaplarını okumaları ve Allah’a iman etmeleri mümkün değildir. Kuran’da bildirilen peygamberlerin hayatlarında da bunun örneklerini görmek mümkündür. Çünkü her kavmin içinde insanların elçilere iman etmelerini engellemeye çalışan önde gelenler olmuştur. Örneğin, Hz. Musa Firavun’un kavmini Allah’ın ayetlerine iman etmeleri için davet ettiğinde, kavmi Firavun’un görünürde güç sahibi olmasından dolayı onun önderliğini kabul etmiş ve onun verdiği emirlere doğruluğu-yanlışlığı üzerinde düşünmeden uymuşlardır. Ancak ayetlerde Firavun’un insanları ateşe çağıran bir önder olduğuna şöyle dikkat çekilmektedir:
Andolsun, Musa’yı ayetlerimizle ve apaçık olan bir delille gönderdik. Firavun’a ve onun önde gelen çevresine. Onlar Firavun’un emrine uymuşlardı. Oysa Firavun’un emri doğruya-götürücü (irşad edici) değildi. O, kıyamet günü kavminin önderliğine geçer, böylece onları ateşe götürmüş olur… (Hud Suresi, 96-98)
Bu liderler, kendilerine bağlı olan insanların nasıl yaşayacaklarına hakim oldukları gibi, nasıl düşüneceklerini de bizzat kendileri belirlerler. Örneğin Firavun’un her türlü delile rağmen Allah’ın varlığını kabul etmemekte direnmesi, hükmettiği topluluğu da aynı saplantı içine sürüklemiştir. Bu bakımdan Kuran’daki Firavun örneği, inkar edenlerin önderleri olan kimselerin, içinde bulundukları toplulukların inançları üzerinde nasıl bir baskı kurduklarının da açık bir göstergesidir:
(Firavun) Dedi ki: “Ona, ben size izin vermeden önce mi inandınız? Şüphesiz, o, size büyüyü öğreten büyüğünüzdür; öyleyse yakında bileceksiniz. Şüphesiz ellerinizi ve ayaklarınızı çaprazlama kestireceğim ve sizin hepinizi gerçekten asıp-sallandıracağım.” (Şuara Suresi, 49)
Ayette de görüldüğü gibi insanları hak dine inanmaktan engelleyen bu liderlerin en büyük özelliklerinden biri, toplumun üzerinde korku ile baskı kurmaya çalışmalarıdır. Bu nedenle de aynı Firavun örneğinde olduğu gibi türlü iftiralarla, tutuklama, halkın gözünde küçük düşürme, öldürme gibi tehditlerle insanları korkutarak, Allah’a iman etmekten engellemeye çalışırlar. Ancak göz ardı ettikleri bir gerçek vardır ki, o da akıl ve iman sahibi müminlerin ne tür bir baskı ya da tehditle karşılaşırlarsa karşılaşsınlar, Allah’tan başka hiçbir şeyden ve hiç kimseden kesinlikle korkmadıklarıdır. Çünkü iman edenler bilirler ki, insan yalnızca Allah’a karşı sorumludur ve yalnızca Allah’ın rızasını kazanmak için yaşamalıdır. Nitekim Firavun kıssasında da gördüğümüz gibi, Hz. Musa’nın getirdiği apaçık delilleri gören sihirbazlar, Allah’a olan imanları ve samimiyetleri nedeniyle Firavun’un tehditlerine itibar etmemiş ve Allah’a iman ettiklerini ifade etmişlerdir:
Ve sihirbazlar secdeye kapandılar. “Alemlerin Rabbine iman ettik” dediler. “Musa’nın ve Harun’un Rabbine”. Firavun: “Ben size izin vermeden önce O’na iman ettiniz, öyle mi? Mutlaka bu, halkı buradan sürüp-çıkarmak amacıyla şehirde planladığınız bir tuzaktır. Öyleyse siz (buna karşılık ne yapacağımı) bileceksiniz.” Muhakkak ellerinizi ve ayaklarınızı çaprazlama keseceğim ve hepinizi idam edeceğim.” (Onlar daJ “Biz de şüphesiz Rabbimiz’e döneceğiz” dediler. “Oysa sen, yalnızca, bize geldiğinde Rabbimiz’in ayetlerine inanmamızdan başka bir nedenle bizden intikam almıyorsun. Rabbimiz, üstümüze sabır yağdır ve bizi Müslüman olarak öldür.” (Araf Suresi, 120-126)
Allah bir başka ayetinde iman eden sihirbazların Firavun’a karşı çıkarak aldıkları cesur kararlarını şöyle dile getirdiklerini bildirmektedir:
Dediler ki: “Bize gelen apaçık delillere ve bizi yaratana seni asla ‘tercih edip-seçmeyiz.” Neyde hükmünü yürütebileceksen, durmaksızın hükmünü yürüt; sen, yalnızca bu dünya hayatında hükmünü yürütebilirsin.” (Taha Suresi, 72)
Önderlerine bağlılıktan ötürü kendi akıl ve vicdanlarıyla düşünmeyen, dolayısıyla da Kuran’ı rehber edinmeyenlerin örneği, Firavun izin vermediği için iman etmeyen kavmin durumuna benzemektedir. Bu insanlar, Allah’ın varlığından ve O’nun dışında hiç kimsenin ya da hiçbir şeyin müstakil bir gücü olamayacağından gafil olduklarından, yaşadıkları korkunun ne kadar anlamsız olduğunun farkına varamazlar. Halbuki kendilerinden korktukları, dolayısıyla emrine girdikleri kimseler aslında hiçbir güçleri olmayan, Allah’ın yarattığı kadere tabi yaşayan kendileri gibi aciz insanlardır. Örneğin Firavun, yaşadığı dönemde halkına büyük bir baskı kurmuş ve zulmetmiş olan dünyada güç sahibi görünen bir liderdir. Ama ayetlerde haber verildiği gibi Firavun, “ancak dünya hayatında hükmünü yürütebilir”. Ne sahip olduğu mal-mülk, ne kurduğu krallıklar onu ölümden kurtaramamıştır. Onun da kısa süren ömrü her insan gibi kaçınılmaz olan ölümle sonuçlanmıştır. Kavminin Allah’a iman etmesini engellemek için verdiği emirlerden ise geriye hiçbir şey kalmamıştır.
Nitekim önderlerinin telkin ve baskılarını mazeret göstererek Kuran’ın emirlerinden kaçan insanlar, Allah’ın huzuruna çıkarıldıklarında korkup emirlerine uydukları bu liderlerden hiçbirini bir yardımcı ya da koruyucu olarak yanlarında bulamayacaklardır. Herkes tek başına hesap verecek ve tüm yapıp ettikleri eksiksiz olarak önlerine getirilecektir. Dolayısıyla küfrün önderlerinin dünyadaki güç, zenginlik, ihtişam, iktidar sahibi görünümleri yanıltıcıdır. Allah küfrün önde gelenlerinin, kendi nefislerine bile yardıma güçlerinin yetmeyeceğini şu şekilde belirtmiştir:
De ki: “Gece ve gündüz sizi Rahman (olan Allah)tan kim koruyabilir?” Hayır, onlar Rablerini zikirden yüz çevirenlerdir. Yoksa Bize karşı kendilerini, engelleyerek koruyabilecek ilahları mı var? Onların kendi nefislerine bile yardıma güçleri yetmez ve onlar Bizden yakınlık bulamazlar. Evet, Biz onları ve atalarını yararlandırdık; öyle ki, ömür onlara (hiç bitmeyecekmiş gibi) uzun geldi. Fakat şimdi, Bizim gerçekten yere gelip onu etrafından eksiltmekte olduğumuzu görmüyorlar mı? Şu halde, üstün gelenler onlar mı? (Enbiya Suresi, 42-44)
Allah’tan başka varlıkları güç sahibi kabul etmek, onların hakimiyetine girmek, bu kişilerin tüm düşünce, inanç ve ahlaki değerlerini yönlendirmelerine izin vererek, kendi inanç ve düşüncelerini yitirmek büyük bir gaflet ve akılsızlıktır. Aslında bu durum, düşünmeyen, iradesini kullanmayan, zayıf toplumlardaki güdülme psikolojisinden ileri gelir. Bu insanlara hazır olanı düşünmek, daha önceden denenmiş olanı uygulamak ve hiçbir sorumluluk almamak daha kolay geldiği için, kendileri düşünmeyi, okuyup öğrenmeyi, araştırmayı zor görürler. Hatta önder kabul ettikleri kişilerin hayatta olması gibi bir koşul gözetmeksizin, bu kişinin bir kitabını okumayı onun bakış açısını benimsemek için yeterli görebilirler. Bu kişinin yorumunda bir sağlıksızlık ve sapkınlık var mı, ön yargılı mı taraflı mı diye düşünmeyip, bunları hesaba katmaksızın, kendilerine sunulan hemen her fikri yol gösterici edinirler. Marx’ın, Mao’nun, Lenin’in, Stalin’in, Mussolini’nin, Hitler’in, Darwin’in ve bunlar gibi daha pek çok dinsiz fikri ya da siyasi önderin insanların düşünceleri üzerinde hala bu kadar etkili olması bu anlayışın çok önemli bir örneğidir.
Ancak bu anlayış yanlış olduğu gibi, bir o kadar da tehlikelidir. İnsan bilgisizlikten, vicdanının sesini yeterince dinlemediğinden ve başka sebeplerden dolayı Allah’a iman etmesi için yapılan davetleri dinlememiş olabilir. Ancak doğruyu gördüğü anda, hemen kabul etmesi en akılcı olanıdır. Bile bile yanlışta ısrar etmek, direnmek, doğru olanı uygulamayı reddetmek çok büyük bir akılsızlıktır. Gerçekte doğruyu uygulamak güzel bir meziyetken, bunu bir zaaf olarak görmek, insanların ne düşüneceğini hesaplamak ve itibarını korumaya çalışmak insanı hem dünyada hem da ahirette asıl kayba uğratacak olandır. Halbuki bu kararı vermek ve kayıtsız şartsız Kuran’a ve Peygamberimiz (sav)’in sünnetine uymak vicdanlı ve samimi , medeni ve cesur bir harekettir. Aynı zamanda bunu yapabilen insan ne kadar güçlü, dürüst ve sağlam karakterli olduğunu da kanıtlamış olur. Asıl zaaf, şeytanın telkinleri karşısında sessiz kalmak, şeytana itaat etmektir.
ŞEYTANIN FIRKASINDAN OLMAK…
İnsanların hak dinle gelen elçilere ya da elçilerin yoluna davet eden samimi Müslümanlara karşı inkarcı tavırları tarih boyunca hep benzerlik göstermiştir. Kavmin ileri gelenleri elçinin sözünü dinlememek, çağırdığı hak dine uymamak için hep benzer mazeretler öne sürmüş, kaçmak için hep aynı yöntemleri kullanmışlardır. Peki bu benzerliğin, aynı sözlerle ve aynı tavırlarla karşılık vermelerinin nedeni nedir? Hepsinin birlikte ortak olarak okudukları bir kitap mı vardır? Yoksa bu kişiler ilk insan var olduğundan beri hep aynı kişinin yolunu mu izlemektedirler?
Bunun nedeni din ahlakından uzak kişilerin hep aynı yerden emir almaları, aynı önderin sözünü dinlemeleridir aslında. İnsanların Allah’a iman etmelerini, elçilerin sözüne itaat etmelerini, hidayet bulmalarını, Allah’ın hak kitabı olan Kuran’a uymalarını engelleyen bu önder “şeytan”dır.
Önceki bölümde insanları inkara teşvik edenlerin toplumun liderleri olduklarından, insanları ellerindeki çeşitli araçlar ve türlü yöntemlerle etkileyerek, doğru yoldan saptırdıklarından bahsettik. Ancak maddi ya da manevi etki sahibi olan bu kişiler de aslında şeytanın emir ve telkinleriyle hareket etmekte, onun sözünü dinlemektedirler.
Allah “… Onlar o her türlü hayırla ilişkisi kesilmiş şeytandan başkasına tapmazlar” (Nisa Suresi, 117)
ayetiyle insanların şeytanın yolunu takip etmekle, hayırdan da uzaklaştıklarını bildirmektedir. Dolayısıyla şeytan bu kişilerin gerçek önderi olarak onları türlü vaatlerle saptırmakta, aynı onların halka yaptıkları gibi, türlü telkin ve vesveselerle Allah’ın hak dininden uzak tutmaktadır. Oysa insanlar şeytanı kendilerine dost ve veli edinmekle çok büyük azapla sonuçlanacak bir yola adım atmış olurlar. Çünkü Kuran’da bildirildiği gibi, “… Şeytan, kime arkadaş olursa, artık ne kötü bir arkadaştır o.” (Nisa Suresi, 38)
İnsan şeytanı dost edindiği zaman onun tavsiyeleriyle, ilhamıyla ve emirleriyle hareket etmeye başlar. Bir işe başlamadan, bir konuşma yapmadan ya da bir karar almadan önce hep bu sahte dostuna danışır. Her işini şeytanla istişare eder, şeytanla birlikte planlar. Allah bir ayetinde şu şekilde bildirmektedir:
İnsanlardan kimi, Allah hakkında bilgisi olmaksızın tartışır durur ve her azgın-kaypak şeytanının peşine düşer. Ona yazılmıştır: “Kim onu veli edinirse, şüphesiz o (şeytan) onu şaşırtıp-saptırır ve onu çılgın ateşin azabına yöneltir.” (Hac Suresi, 3-4)
Ayette de bildirildiği gibi şeytanın dostu olanlar, onu kendilerine veli edinenler, Allah’ın dinine karşı savaş açanlar, şiddetli tartışmalara girenler ve doğru yoldan sapanlardır. Bu kişiler, şeytanın Allah’ın dinine karşı açtığı savaşta onun yanında yer alır, adeta onun ordusunun bir neferi haline gelirler. Böyle bir insan, ayette de bildirildiği gibi, “… kendi Rabbine karşı (şeytana) arka çıkandır.” (Furkan Suresi, 55)
Şeytanın yapacağı ilk şey Allah’ın varlığını, her yeri sarıp kuşattığını ve insanların var oluş amaçlarını kendi tabilerine unutturmaktır. Allah, elçileri ve hak kitapları aracılığıyla insanlara, kendilerini yoktan yaratan, yaşatan, rızıklandıran ve güzel bir ahlak gösterdikleri takdirde kendilerine sonsuza kadar çok güzel bir hayat vaat ettiğini bildirir. İnsanlara bu yüzden Kendisine karşı sorumlu olduklarını ve Kuran ile bildirdiği sınırları korumakla mükellef olduklarını hatırlatır. Şeytan ise kendi fırkasına kimseye karşı bir sorumlulukları olmadığı, yaptıkları tavırların, söyledikleri sözlerin hesabını vermeyecekleri, insanın sadece kendine karşı sorumlu olduğu, dolayısıyla her türlü azgınlık ve sapkınlığı yaşamasında hiçbir sakınca olmadığı yalanlarını telkin eder.
Örneğin Allah Kuran’da 5 vakit namazın kılınmasını emretmektedir. Namaz İslam’ın esaslarından biridir. Değerli Peygamberimiz (sav) bir hadisinde şöyle buyurur:
“İslam (dini) beş (esas) üzerine kurulmuştur: Allah’dan başka hiçbir ilah olmadığına, Muhammed (sav)’in Allah’ın Resulü olduğuna şehadet etmek, namazı dosdoğru kılmak, zekatı vermek, beyt (-i Şerif)i ziyaret etmek ve Ramazan orucunu tutmaktır.” (Riyazü’s Salihin, İmamı Nevevi, Bedir Yayınları, s.668)
Şeytan ise namazı kendince zor gösterecek bahaneler öne sürdürmeye çalışır. Kimi zaman işle ilgili bir toplantı, kimi zaman trafik sıkışıklığı, seyahat, uçağın ya da otobüsün saati, bazen vakit darlığı gibi durumlar insanın karşısına çıkabilir. Ancak iman edenler bunları güzel bir fırsat olarak görür ve namazlarını her ne olursa olsun mutlaka vaktinde kılma konusunda kararlılık gösterirler. İman sahibi olmayan, Kuran’ı rehber edinmeyen kimselerse şeytanın bu telkinlerini kolaylıkla kabul ederler.
Allah Kuran’dan yüz çevirenlerin durumunu bir ayette şöyle haber vermektedir:
Onlara kendisine ayetlerimizi verdiğimiz kişinin haberini anlat. O, bundan sıyrılıp-uzaklaşmış, şeytan onu peşine takmıştı. O da sonunda azgınlardan olmuştu. (A’raf Suresi, 175)
Bu telkinlere kapılanlar sanki hiç ölmeyecekmiş, dünyadaki hayatları hiç sona ermeyecekmiş gibi boşvermişlik ve umursuzluk içinde yaşarlar. Din ahlakını ve Allah’ın koyduğu sınırları görmezlikten gelerek mutlu bir hayat süreceklerini ümit ederler. Kendilerini kuşatan gerçekleri görmemek, gördükleri şeyleri ise unutmak, akıllarına getirmemek için özel bir çaba sarf ederler. Bunun için de Kuran dışı bir hayat seçerek, Kuran’da bildirilen gerçekleri düşünmemenin, bunlardan kaçmanın ve unutmaya çalışmanın kısacası Kuran’ı dinlememenin bir çözüm olmasını isterler. Ancak yaptıkları hesaplar hiç de şeytanın onlara vaat ettiği gibi olmaz. Aksine Kuran ayetlerinden gaflet içinde geçirdikleri her dakika onlara mutlaka bir sıkıntı ve belayı da beraberinde getirir. Çünkü hiçbir kimseye karşı sorumlu olmayacağına ve yaptıklarından hesaba çekilmeyeceğine inanan bir insan için her türlü ahlaksızlığı, vicdansızlığı yapmak çok kolaydır. İşte bu nedenle de inkarcılar çoğu zaman inanmamakla kalmaz, aynı zamanda elçilerin söylediklerine veya hak kitapların kendilerine okunmasına dahi katlanamayarak, Allah’ın elçilerine ve iman sahibi müminlere karşı saldırgan bir tutum sergilerler.
Tarihin her döneminde inkar eden insanların bu tarz tutumları birbirinin tıpatıp benzeri olmuştur. Çünkü onları yönlendiren yine aynı şeytani güçtür. Bu durum Kuran’da şöyle haber verilmektedir:
… Gerçekten şeytanlar, sizinle mücadele etmeleri için kendi dostlarına gizli-çağrılarda bulunurlar… (Enam Suresi, 121)
Kuran’ın her ortamda üstün geleceği gerçeğinden habersiz, Allah’ın ayetleri konusunda sonuçsuz bir mücadele yürütenler de, şeytanın yolundan giderek, onun verdiği emirlere kendi akıl ve vicdanlarını kullanmaksızın uyarlar. Ancak şeytanın bu gizli çağrıları gerçekte onları çılgınca yanan bir ateşe götürecektir. Allah bu kişilerle ilgili Kuran’da şöyle haber veriri:
… İnsanlardan öyleleri vardır ki, hiçbir ilme dayanmadan, bir yol gösterici ve aydınlatıcı bir kitap olmadan Allah hakkında mücadele edip durur. Onlara; “Allah’ın indirdiklerine uyun” denildiğinde, derler ki; “Hayır, biz atalarımızı üzerinde bulduğumuz şeye uyarız.” Şayet şeytan, onları çılgınca yanan ateşin azabına çağırmışsa da mı (buna uyacaklar)? (Lokman Suresi, 20-21)
ŞEYTANIN KURAN'DAN UZAKLAŞTIRMAK İÇİN VERDİĞİ EMİRLER
Önceki bölümlerde inkar eden insanların gerçek liderinin şeytan olduğundan bahsettik. Sitenin bundan sonraki bölümlerinde de şeytanın inkar eden insanlara verdiği emirlerden ve bu emirlerle onları Kuran'dan nasıl uzaklaştırdığından bahsedeceğiz. Ancak ondan önce özellikle vurgulanması gereken, şeytanın ancak kendi fırkası üzerinde etkili olacağı gerçeğidir.
Şeytanın samimi bir kalple Rabbimize yönelen, çok büyük bir titizlikle O'nun emir ve tavsiyelerini uygulayan, sadece Allah'ın rızasını kazanabilmek için ihlasla salih amellerde bulunan ve her yaptıklarının karşılığını ahirette göreceklerini bilen insanlar üzerinde hiçbir gücü yoktur. Şeytanın gücü Allah'ın cehennem için özel olarak yarattığı insanlar üzerinde geçerlidir. Örneğin Allah tüm kadınlara tesettür ibadetini farz kılmıştır. Tesettür kadının Allah Katında ve inananlar nezdinde yücelmesini sağlayacak, onu her türlü bağımlılıktan ve sıkıntıdan kurtaracak bir vesiledir. Tesettürle birlikte ahlak, tavır, hal ve hareketlerin de Kuran’a ve sünnete uygun olması gerekir. Şeytan bunu zor göstermeye çalışır. Ancak mümin kadınlar tesettürün fıtratlarına en uygun olduğunu bilir ve bu farzı da gerektiği gibi uygularlar. Şeytanın doğru yoldan saptırmak için gösterdiği tüm çabalar, kulağına fısıldadığı vesveseler, yaldızlı sözler iman edenler üzerinde etki etmez. Allah bu gerçeği ayetlerinde şu şekilde bildirmektedir:
Gerçek şu ki, iman edenler ve Rablerine tevekkül edenler üzerinde onun (şeytanın) hiçbir zorlayıcı-gücü yoktur. Onun zorlayıcı-gücü ancak onu veli edinenlerle, onunla O'na (Allah'a) ortak koşanlar üzerindedir. (Nahl Suresi, 99-100)
Bir başka ayette şeytanın bu durumu şöyle haber verilmektedir:
Benim kullarım; senin onlar üzerinde hiçbir zorlayıcı gücün (hakimiyetin) yoktur. Vekil olarak Rabbin yeter. (İsra Suresi, 65)
Bu nedenle de Allah iman edenlere Kuran'da, "İşte bu şeytan, ancak kendi dostlarını korkutur. Siz onlardan korkmayın, eğer müminlerseniz, Ben'den korkun." (Al-i İmran Suresi, 175) şeklinde buyurmaktadır. Şeytan belki türlü yöntemlerle insanın anlık hatalara düşmesine neden olabilir, ancak Müslüman herhangi bir hataya düştüğünde, hemen bunu fark eder ve tevbe edip Allah'a sığınır. Araf Suresi'nde iman edenlere şu şekilde bildirilir:
Eğer sana şeytandan yana bir kışkırtma (vesvese veya iğva) gelirse, hemen Allah'a sığın. Çünkü O, işitendir, bilendir. (Allah'tan) Sakınanlara şeytandan bir vesvese eriştiğinde (önce) iyice düşünürler (Allah'ı zikredip-anarlar), sonra hemen bakarsın ki görüp bilmişlerdir. (Araf Suresi, 200-201)
Ancak inkar edenler bir kez şeytanın sözünü dinlemeye başlamış, onu kendilerine veli edinmişlerdir. Şeytan onları korkuyla, tehditle, dünya hayatına yönelik türlü aldatmacalarla, vesveselerle, vaatlerle boyunduruğu altına almış ve her sözünü dinler hale getirmiştir. Artık onlar şeytanın fırkasının, isyankar ordusunun birer mensubudurlar. Şeytanın sözleri de onlar için birer talimat ve emir halini almıştır. Yapmaları gereken tek şey onun sözlerine itaat etmektir.
Şeytanın insanlara verdiği ilk emir ise Allah'ın varlığını inkar etmeleridir. Allah'ın "Şeytanın durumu gibi; çünkü insana "İnkâr et" dedi…" (Haşr Suresi, 16) şeklinde bildirdiği gibi o, insanlara ilk olarak Allah'ın varlığını inkar etmelerini söyler. Sonra diğer emirler de birbirini takip eder: Düşünme! Dinleme! Okuma! Öğrenme! Uzak dur! Yaklaşma ve Büyüklen!…
ŞEYTANIN EMRİ: 'DÜŞÜNMEYİN'
Düşünme yeteneği insana dünya hayatında verilen en büyük nimetlerden biridir. Çünkü insan, ancak düşünerek Allah'ın sonsuz gücünün, kainattaki kusursuz sanatının farkına varır. Yalnızca düşünen bir insan dünya üzerindeki her ayrıntının pek çok hikmetle yaratıldığını, ölümün yakın olduğunu ve dünya hayatında yerine getirmesi gereken bazı sorumlulukları olduğunu kavrar. Kuran'da pek çok ayette ancak düşünen insanların öğüt alabileceği, Allah'ın varlılığının delillerini ancak onların görebileceği bildirilmiştir. Nitekim Kuran'ın indiriliş amacı,"(Bu Kuran,) Ayetlerini, iyiden iyiye düşünsünler ve temiz akıl sahipleri öğüt alsınlar diye sana indirdiğimiz mübarek bir kitaptır" (Sad Suresi, 29) ayetinde haber verildiği gibi, insanların ayetler üzerinde iyice düşünmeleridir.
Ancak insanların büyük bir bölümü düşünmeyi bir zorluk olarak görür. Hatta bu insanlar, düşünmenin hayatlarına ve kurulu düzenlerine zarar vereceğine inanırlar. Bu anlayışa göre "zararların en önemlisi", insana dünya hayatlarındaki sorumluluklarını hatırlatmak, içinde bulundukları gaflet halinden onları çıkartmaktır. Çünkü düşünmemek insanı, zihnin tamamen boşaltıldığı bir çeşit uykunun içine sürükler. Bu uyku adeta bir büyü gibi kişiye tüm sorumluluklarını, niçin var olduğunu, hayattaki amacını, bir gün gelip öleceğini unutturur. Bu uykunun başka bir türü ise dünya hayatının günlük ve rutin işlerine kendini kaptırmaktır. Belki bu insanlar gün içinde pek çok şey düşünüyor, karar veriyor ya da çözümler üretiyor gibi gözükebilirler; ama gerçekte düşündükleri şeyler günlük koşuşturmacanın ayrıntılarından başka birşey değildir. Bu düşüncelerin hiçbiri insanın yaratılış amacı, dünya hayatının gelip geçici olduğu ve her canlının bir gün gelip toprak olacağı ile ilgili değildir. Ezberlenmiş, öğretilmiş, kalıplaşmış, alışılmış hareketler, konuşmalar ve tavırlar böyle insanların tüm hayatını o kadar kaplar ki asıl olan gerçekler üzerinde düşünmeye gerek dahi duymazlar.
Bu kişiler kendileri düşünmekten kaçtıkları gibi, başkalarının yaptıkları hatırlatmalardan da şiddetle kaçarlar. Allah'a iman etmeleri, O'nun rızası için yaşamaları ve Kuran ayetleri üzerinde düşünmeleri için yapılan çağrılardan yüz çevirirler.
Ancak dünya üzerindeki her şey ve her varlık bir amaç uğruna var edilmiştir. Allah kainattaki her ayrıntıyı insanların, üzerinde düşünmeleri için yaratmıştır. Nitekim Allah Kuran ayetlerinde, yeri, göğü ve ikisi arasındakileri kimin daha güzel davranışlarda bulunacağını denemek için yarattığını bildirmiştir. İnsan kısa dünya hayatı boyunca tüm yapıp ettikleriyle denenmektedir. Kendisini yaratan ve ölümünden sonra tekrar diriltip, hesaba çekecek olan Allah'a karşı büyük bir sorumluluğu vardır. Kuran'ı okumak, dinlemek, ayetler üzerinde düşünmek ve anlayıp uygulamak da her insanın en başta gelen sorumluluklarından biridir. Allah bu gerçeğe, "Onlar, yine de o sözü (Kur'an'ı) gereği gibi düşünmediler mi, yoksa onlara, geçmişteki atalarına gelmeyen bir şey mi geldi?" (Müminun Suresi, 68) ayetiyle dikkat çekmektedir.
Düşünen kişi, kainattaki bu kadar ince nizamın ve kusursuz tasarım örneklerinin tesadüfen meydana gelemeyeceğine, var olan herşeyin bir yaratıcısı olduğuna kanaat getirecektir. Çevresindeki yaratılış mucizelerini derin derin düşündükçe Allah'ın varlığının delillerini, O'nun yarattığı detaylardaki hikmetleri görerek Allah'a teslim olacak ve sadece O'nun rızasını kazanmak için yaşayacaktır. Bu gerçeğin farkında olan şeytan insanların gaflet içinde bir hayat sürmelerini, Allah'ın ayetlerinden uzak durmalarını, bunun için de düşünmemelerini ister. Allah şeytanın bu hedefini bir ayetinde şu şekilde bildirir:
... Onlar(ı insanları saptırmak) için mutlaka Senin dosdoğru yolunda (pusu kurup) oturacağım. Sonra muhakkak önlerinden, arkalarından, sağlarından ve sollarından sokulacağım... (Araf Suresi, 16-17)
Şeytan bu nihai hedefine ulaşmak için insanları gaflet haline düşürecek çok özel ortamlar hazırlar. Bunun için insanların zayıf yönlerini kullanarak ince planlar yapar, senaryolar oluşturur ve bunları insanların nefislerinin en çok hoşlanacağı, en çok zevk alacağı hale getirmeye çalışır. Din ahlakından uzak insanlar da böyle ortamlarda, iman eden kişilerin aksine Allah'ı unutarak, ahireti hiç düşünmeyerek gaflet içinde bir ruh haline girerler.
Örneğin eğlence yerleri şeytanın bu ince planını kolaylıkla uygulamaya koyduğu mekanlardır. Çünkü din ahlakını yaşamayan insanlar, bu gibi yerlerde hiçbir şey düşünmeden, boş bir zihinle vakit geçirebilmektedir. Bu mekanlarda en değer verilen şeyler giyilen kıyafet, takılan takı, harcanan para ve çevredeki insanlardır. Kimsenin birbirini duyamadığı şiddetli bir müzik, dumandan kimsenin kimseyi göremediği puslu bir hava, patlayan flaşlar, yüksek sesli konuşmalar ve bağırtılar biraraya gelince, Allah korkusu olmayan insanların dikkatini kesinlikle toparlayamayacağı ve düşünemeyeceği ortam tamamlanmış olur.
Elbette insanların eğlenmeleri, neşe içinde olmaları, sohbetinden hoşlandıkları kişilerle beraber olmaları güzel nimetlerdir. Ancak, burada kastedilen ahiretin unutulduğu, Allah'ın adının anılmadığı ortamlardır. Yaratılış amacını tamamen unutmuş, Allah korkusunu kalbinde hissetmeyen, eğlenmek için değil buradaki gafil havayı yaşamak için vaktini böyle yerlerde geçiren kişilerin ne uyarıları düşünecek ne de anlayacak halleri kalmaz. Zaten böyle kişilerin, bu tür mekanları tercih edişlerindeki sebeplerden biri de "herşeyi unutmak" ve "düşünmemek"tir ki, bunu da sık sık dile getirirler. Böyle mekanlara, kendi ifadeleriyle "kafasını boşaltmak için gelen" bir insan, on dakika önce aklı başında davranırken, bir anda her türlü taşkınlığı normal karşılamaya başlar. Yine kendi ifadeleriyle "çılgınca eğlenmek" adına her türlü ahlaksızlığı makul karşılar, olan bitenlere karşı duyarsızlaşır. Nitekim bu tür ortamlardaki tabak kırıp dökmeler, masa devirmeler, peçete atmalar, ceket yakmalar, küfürlü sözlerle insanlara sataşmalar, tehdit savurmalar ve kavgalar sıkça yaşanan gaflet manzarasının sadece küçük bir bölümünü yansıtır.
Bu gibi ortamlarda Allah korkusu hissetmeyen insanların zihinlerinden faydalı bir düşüncenin geçmesi neredeyse imkansızdır. Kaldı ki böylesine kontrolden çıkmış, şiddet ve ahlaksızlığın teşvik edildiği bir ortam, burada bulunan kişilerin tam anlamıyla şeytanın telkinlerine açık duruma gelmesine zemin oluşturur. Ve böylelikle şeytan insanların, "düşünmeyin!" şeklindeki emrine itaat etmelerini sağlamış olur. Allah, "Onlardan güç yetirdiklerini sesinle sarsıntıya uğrat, atlıların ve yayalarınla onların üstüne yaygarayı kopar, mallarda ve çocuklarda onlara ortak ol ve onlara çeşitli vaadlerde bulun..." (İsra Suresi, 64) ayetiyle de şeytanın bu yöntemine dikkat çekmektedir.
İnsanların yoğun bir gaflet içinde yaşadıkları bu hayat, günümüzde sadece eğlence mekanları ile kısıtlı değildir. Bağırtıyla, gürültüyle, taşkınlıklarla insanların Allah'ın ayetlerini düşünmekten uzaklaştırıldıkları her ortam, şeytanın yukarıda bahsettiğimiz planının bir parçasıdır. Futbol maçlarında tribünleri, konserler sırasında stadyumları dolduran kalabalıkların oluşturdukları ve benzeri ortamlarda, şeytan aynı yöntemlerle kimi insanları düşünmekten uzaklaştırmaktadır. Birçok insan böyle yerlere eğlenmek, keyifli bir spor karşılaşması izlemek ya da güzel bir ses dinlemek için değil, insanlara bağırmak, kavga etmek, olay çıkartmak kısacası her türlü çirkin tavrı göstermek için gelir. Üstelik böyle yerlerde bir iki kişi değil, binlerle, on binlerle sayılabilecek bir kalabalık, toplu olarak birbirlerini etkileyebilir ve topluca gafil bir havaya girebilir.
Böyle bir ortamda birçok insan Allah'ın kendisini her yönden sarıp kuşattığını, her an ölüm melekleriyle karşılaşabileceğini aklına getirmeyebilir.
Benzer mekanları gaflete kapılmak için bir fırsat olarak değerlendiren ve gerçeklerden kaçan insan, ölüm meleklerini hiç beklemediği bir anda karşısında gördüğü zaman artık herşey için çok geçtir. Çünkü kişi dünya hayatını boş amellerin peşinde geçirmiş ve Kuran ayetlerini düşünmekten şiddetle kaçmıştır. Düşünmemek için türlü yöntemler denemiş, şeytanın oyunlarına kanmıştır. Oysa ölümü, hayatın geçiciliğini, Allah'a karşı sorumluluklarını düşünen bir kimsenin böyle gafil bir hali kabullenmesi mümkün değildir. Allah'ın her an canını alabileceğini ve ağzından çıkan her söz, aklından geçen her düşünce ve yaptığı her hareketten hesaba çekileceğini bilen bir kişi, nasıl bir ortamda olursa olsun bu gerçekleri aklından çıkarmaz ve gaflete kapılmaz.
Unutulmamalıdır ki, bir mekanda, Kuran ahlakına uygun şekilde eğlenmek yerine taşkınlık yapan bir kişiye de, o taşkınlıkları teşvik edenlere de, masaları devirip pervasız şekilde israf edenlere de ölüm aynı yakınlıktadır. Belki o kişi dışarı çıkar çıkmaz ölüm melekleriyle karşılaşacak, hiç beklemediği bir anda kendini Allah'ın karşısında hesap verirken bulacaktır.
İşte ölüm insana bu kadar yakınken, kişinin gaflet içinde hayatına devam etmesi, freni kopmuş bir kamyonun hızla üstüne geldiğini gördüğü, çarpıp onu parçalayacağını bildiği halde imkanı varken önünden çekilmemesine benzemektedir. Kişi isterse ömrü boyunca yüzlerce, binlerce kez taşkınlıklar sergilemiş, hatta bütün hayatını böyle geçirmiş olsun, ölüm melekleri canını alırken tüm yaşadıklarını geride bırakacaktır. İnsan eğer bu zamanlarını Allah'ın varlığından gaflet içinde geçirdiyse o gün, cahiliye toplumlarında "dünyayı doya doya, hakkıyla yaşamak" şeklinde ifade edilen bu hayatın, kendisine kayıptan başka birşey getirmediğinin farkına varacaktır. Rabbimizi ve hesap gününü unuttuğu için yaptığı her türlü taşkınlığın pişmanlığını yaşayacaktır. Allah Kuran'da inkarcıların gaflet içindeyken, kendilerine gelen hatırlatmalara verdikleri tepkileri şöyle bildirmektedir:
İnsanları sorgulama (zamanı) yaklaştı, kendileri ise gaflet içinde yüz çeviriyorlar. Rablerinden kendilerine yeni bir hatırlatma gelmeyiversin, bunu mutlaka oyun konusu yaparak dinliyorlar. Onların kalpleri tutkuyla oyalanmadadır... (Enbiya Suresi, 1-3)
"DÜŞÜNMENİN İNSANA ZARAR VERECEĞİ " YANILGISI
Cahiliye toplumlarında "düşünmenin insana zarar verdiği" şeklinde batıl bir inanış hakimdir. Bu büyük yanılgı, aslında şeytanın, insanların Allah'ın ayetleri üzerinde düşünmelerini engellemek için kullandığı başka bir taktiktir. Şeytan insanlara verdiği bu telkin sayesinde düşünmenin onları zora sokacağı, yorulmalarına sebep olacağı gibi bir telkinde bulunarak, onları Kuran'dan uzak tutar. Hatta cahiliye toplumunda fazla düşünmenin insanı delirteceğine inanılır. Bu inanç, şeytanın diğer oyunları gibi bir aldatmacadır. Aksine insan düşünmediğinde, düşünmemesinden kaynaklanan akılsızlıklardan ötürü pek çok sıkıntı yaşar.
Aynı şekilde insanların çoğu ölüm, ahiret gibi konular üzerinde düşünmenin de sorumluluklarını hatırlatacağını bildiklerinden, bu konuları da düşünmemeyi kendilerince bir çözüm olarak görürler. Bu bakımdan düşünmemek insanların kendi kendilerini kandırmak ve gerçekleri görmezlikten gelmek için kullandıkları en yaygın yöntemlerden biridir. Ancak düşünmediklerinde sorumlulukların ortadan kalkacağı yönündeki inanç çok büyük bir yanılgı, büyük bir aldatmacadır. İnsan istese de istemese de, düşünse de düşünmese de, sorumluluklarında bir eksilme ya da farklılaşma olmayacaktır. Çünkü Allah herkesi iman etmekle ve Kuran ahlakını yaşamakla sorumlu kılmıştır. Her insan dünya hayatında denenmektedir ve er ya da geç görmezden geldiği gerçeklerle yüz yüze gelecektir.
Düşünmemenin getirdiği sonuçlardan bir diğeri ise bu kimselerin etraflarında gelişen olaylardan, ya da bizzat kendi tecrübelerinden ibret almamalarıdır. Allah'ın insanların düşünüp davranışlarını düzeltmeleri için yarattığı olaylar bu kimseler üzerinde hiçbir değişikliğe sebep olmaz. Dünyada her an meydana gelen tüm olayların tesadüf eseri geliştiğine kendilerini inandırarak, yaşadıkları ibret verici olayların hikmetlerini takdir edemezler. Allah inkarcıların bu özelliğinden şöyle bahsetmektedir:
Görmüyorlar mı ki, gerçekten onlar her yıl, bir veya iki defa belaya çarptırılıyorlar da sonra tevbe etmiyorlar ve öğüt alıp (ders çıkarıp) düşünmüyorlar. (Tevbe Suresi, 126)
Oysa büyük felaketler, dünya hayatındaki şiddetli belalar ve sıkıntılar insanları düşünmeye sevk edecek çok önemli olaylardır. Fakat inkarcılar bu gibi olayları bir tartışma konusu haline getirir, olayların tesadüflerin bir eseri olduğunu dile getirmeye başlar ve bu şekilde düşünmekten kaçarlar. Allah'ın Kuran'da bildirdiği gibi "... Atalarımıza da (bazen) şiddetli sıkıntılar (bazen de) refah ve genişlikler dokunmuştu..." (Araf Suresi, 95) der, ve gaflet içindeki yaşamlarına devam ederler. Her belayı ve felaketi tesadüflerle, doğal nedenlerle açıklamaya çalışır, bunun bir hatırlatma olduğunu unutmaya, düşünmemeye çalışırlar. Başlarına gelen felaketleri anlamazlıktan gelerek, "tesadüflerin yanılgısı, büyük bir doğa olayı, zaten bekleniyordu, her toplumda böyle olaylar olur, büyük bir şanssızlık" diyerek, kendilerince bir açıklama getirirler. "Bu Allah'tan bizlere gelen bir uyarıydı" diyemez, böyle bir ihtimali dile getirmekten dahi çekinirler. İşte bu da şeytanın bir diğer taktiğidir.
Dünyada insanın başına gelen her türlü felaket, bela, sıkıntı ya da ahiretteki azabı hatırlatan herhangi bir olay Allah'ın insanlara lütuf olarak tanıdığı fırsatlardır. Allah dünya hayatındaki bu sıkıntıların şiddetini belirli bir derecede tutarak, insanların Kendisinden korkup sakınmalarını ve bu olaylardan ibret alarak, davranışlarını düzeltmelerini istemektedir. Bir ayette Allah dünyevi azapların hikmetini şöyle bildirmektedir:
Andolsun, Biz onlara belki (inkarcılıktan) dönerler diye o büyük (uhrevi) azabdan önce, yakın (dünyevi) azabtan da taddıracağız. Kendisine Rabbinin ayetleri hatırlatıldıktan sonra, yüz çevirenden daha zalim kimdir?... (Secde Suresi, 21-22)
Allah bu vesileyle insanlara ölümün yakınlığını, insanın her hareketinden sorumlu olduğunu, dolayısıyla emir ve yasaklarını uygulamaları gerektiğini hatırlatmaktadır. Ancak inkarcılar, şiddetli kibirleri nedeniyle tüm hatırlatmaları bir eğlence konusu haline getirir ve inkarlarını daha da artırırlar. Nitekim kendilerine Allah'ın azabından korkmalarını, Allah'ın ayetlerine uymalarını hatırlatan elçilere "Eğer doğru söylüyorsanız, şu tehdit (ettiğiniz azab) ne zamanmış?" (Mülk Suresi, 25) şeklinde meydan okuyan cevaplar verirler. Ya da "Andolsun, bu tehdit, bize ve bizden önceki atalarımıza yapılmıştı; bu, geçmişlerin uydurma masallarından başka bir şey değildir." (Mü'minun Suresi, 83) gibi ifadeler kullanarak çirkin bir cesaret gösterirler. Oysa Allah Araf Suresi'nin 95. ayetinde bu çirkin davranışlarının karşılığında bu kişilerin "kendileri hiç şuurunda değilken, kıskıvrak yakalandıklarını" ve çok büyük bir azabı hak ettiklerini haber vermektedir. Al-i İmran Suresi'nde insanlar, o zorlu günde tüm insanların nasıl bir ruh halinde olacakları hakkında düşünmeye şöyle davet edilirler:
Her bir nefsin hayırdan yaptıklarını hazır bulduğu ve her ne kötülük işlediyse onunla kendisi arasında uzak bir mesafe olmasını istediği o günü (düşünün). Allah, sizi Kendisinden sakındırır. Allah, kullarına karşı şefkatli olandır. (Al-i İmran Suresi, 30)
ŞEYTANIN EMRİ: "YARATILIŞIN DELİLLERİNİ GÖRMEZDEN GELİN"
Kainattaki her bir ayrıntı, doğadaki ve canlılardaki kusursuz sistemler son derece mükemmel bir düzene sahiptir. İçinde yaşadığımız evrenin en büyüğünden en küçüğüne kadar hangi parçasını incelersek inceleyelim, her birinin bilinçli bir yaratılışın delillerini ortaya koyduğunu görürüz. Asla şaşmayan bir düzen içinde yörüngelerinde ilerleyen gök cisimlerinden canlılığın devamı için gerekli olan atmosferdeki gazların dengesine, insanın yaşamını devam ettirebilmesi için özel olarak tasarlanmış bedeninden, her biri ayrı bir uzmanlık gerektiren hücre, protein, DNA, atom gibi en küçük parçalara kadar genellemekle bitiremeyeceğimiz binlerce detay vardır. Tüm bunlar en mükemmel şekilde var edilmiştir ve kusursuz bir şekilde varlığını sürdürmeye devam etmektedir.
Ancak inkarcılar Allah'ın varlığına ve birliğine dair sayısız delili görmezden gelir, canlıların varlığını başıboş tesadüflerle açıklamaya çalışırlar. İnsanın vücudundaki kusursuz tasarımı, doğadaki canlılardaki yaratılış mucizelerini, kirazın, çileğin, portakalın tadını, gülün, menekşenin, hanımelinin kokusunu, kusursuz görünüşlerini, gökyüzündeki yıldızların, Ay'ın, Güneş'in benzersiz özelliklerini kör tesadüflere bağlar, yaratılış gerçeğini reddetmek için her yönteme başvururlar. Bu kişilerin nihai iddiası, kainattaki her bir ayrıntının milyonlarca yıl süren başıboş bir tesadüf sürecinin sonucunda, şuursuz atomların biraraya gelmeleriyle meydana geldiğidir. Bu konuda karşımızdaki en net örnekler evrim teorisini körü körüne savunup, çevremizi saran milyonlarca yaratılış delilini görmezden gelen evrimci bilim adamlarıdır.
Hücrenin varlığından dahi haberdar olmayan, 19. yüzyılda yaşamış Charles Darwin adında amatör bir biyolog tarafından ortaya atılan bu teori, günümüz bilimsel gelişmeleri karşısında çok büyük bir hezimete uğramıştır. Ancak bu teorinin en önemli özelliği dini inkar eden materyalist ideolojilere hayat bulabilecekleri sözde bilimsel bir zemin hazırlaması olmuştur. Bu nedenle de evrim teorisi -bilim karşısındaki büyük yenilgisine rağmen- materyalist bilim adamları tarafından ayakta tutulmaya çalışılmaktadır. Bu bilim adamları yaratılış gerçeğini inkar etmek uğruna bilimin gerçeklerini görmezden gelmekte, delillere itibar etmemektedirler. Onları en çok rahatsız eden, şey ise yaratılış gerçeğinin delilleriyle ortaya konması ve evrim teorisinin açmazlarının, eksiklerinin ve hatalarının bilimsel kaynakların ışığında gözler önüne serilmesidir. Evrimci bilim adamlarının evrim teorisine olan bağlılıkları artık bilimsel bir yaklaşımdan çıkmış, fikri bir saplantı, körü körüne bir bağlılık halini almıştır.
Kuran'da kendilerine Allah'ın varlığının delilleri getirildiği halde, atalarının dinine olan bağlılıkları nedeniyle inkarda direnen kavimler örnek olarak verilmektedir. Her türlü delile rağmen inanmamakta direnmeleri inkarcıların ortak bir karakteri ve özelliğidir. Allah Kuran'da inkarcıların bu yönlerini pek çok ayetle haber vermektedir:
Andolsun, sizden önceki nesilleri, resulleri kendilerine apaçık deliller getirdiği halde, zulmettikleri ve iman etmeyecek oldukları için yıkıma uğrattık... (Yunus Suresi, 13)
Günümüzde yaratılışı inkar edenler de yukarıdaki ayette haber verilen önceki nesiller gibi iman etmekte direnmektedirler. Bu kişiler apaçık bilimsel delillere rağmen, evrenin ve tüm canlıların tesadüfler sonucu meydana geldiğini, tesadüf eseri yaşadıkları bir dünyada hiç kimseye karşı bir sorumluluklarının olmayacağını iddia edebilmekte ve Kuran'dan yüz çevirmektedirler. İnançlı insanlar çevrelerindeki her yaratılış delilini hayranlıkla ve dikkatle izlerken, Allah'ın yaratışındaki ihtişam karşısında her gün hayranlıkları kat kat artarken, diğerleri bu delilleri göremeyecek kadar körleşmişlerdir. Kuşkusuz bu, söz konusu insanların vicdanlarının körelmesinin ve Allah'ın hak kitabından uzaklaşmalarının bir sonucudur.
İnsanların gerçekleri görmezlikten gelmelerinin ardında yatan gizli neden ise, onların inkar etmeleri için çok ciddi bir çaba içinde olan şeytandır.
Kuran'da, "Kim Rahman'ın zikrini görmezlikten gelirse, Biz bir şeytana onun 'üzerini kabukla bağlattırırız'; artık bu, onun bir yakın dostudur. Gerçekten bunlar (bu şeytanlar), onları yoldan alıkoyarlar; onlar ise, kendilerinin gerçekten hidayette olduklarını sanırlar" (Zuhruf Suresi, 36-37) ayetlerinde de bildirildiği gibi şeytan bu insanları doğru yoldan alıkoymaktadır. Allah'ın kusursuz plan ve tasarımı her yeri kaplamışken, şeytan inkar edenleri gerçeklerden uzaklaştırmakta, dünyevi meşgalelerle oyalayarak onların bu delilleri görmezden gelmelerine neden olmaktadır.
Şeytanın oyununa kapılan bu insanlar, kendilerine hakkı söyleyen insanlara şiddetle karşı çıkmaktadırlar. Bu durum onların iman edenlere karşı öfkelenmelerine, kin ve nefret duymalarına neden olmaktadır. İnkarcıların Allah'ın varlığına dair delillerin kendilerine gösterilmesinden ve anlatılmasından duydukları rahatsızlığı Allah bir ayette şöyle bildirmiştir:
... Elçileri onlara apaçık delillerle gelmişlerdi de, ellerini ağızlarına götürüp (öfkelerinden ısırdılar) ve dediler ki: "Tartışmasız, biz sizin kendisiyle gönderildiğiniz şeyleri inkar ettik... (İbrahim Suresi, 9)
Bu konuyu önemli kılan asıl sebep, inkar edenlerin gerçekleri -Allah'ın varlığına dair delilleri ve Kuran'ın hak kitap olduğunu- kasıtlı olarak görmezden gelmeleridir. Bu kimseler bu gerçekleri bile bile inkar eder, düşünmek istemezler. Allah'ın "… Oysa onlardan bir bölümü Allah'ın sözünü işitiyor, (iyice algılayıp) akıl erdirdikten sonra, bile bile değiştiriyorlardı." (Bakara Suresi, 75) ayetinde bildirdiği gibi akıl erdirmekte, ama inkar etmektedirler. Çünkü yaratılış gerçeğini fark etmek, Allah'ın eşsiz sanatını takdir edebilmek için uzun uzun düşünmeye, saatlerce araştırmaya ya da okumaya gerek yoktur. İnsan vicdanının sesini dinleyip, samimi bir kalple biraz dikkat sarf ettiği, birkaç saniye düşündüğü takdirde yaratılış gerçeğini inkar edemeyecek duruma gelecektir. Yapması gereken tek şey vicdanının sesine kulak vermesi ve şeytanın yöntemlerine karşı dikkatli olmasıdır.
ŞEYTANIN EMRİ: "BÜYÜKLENİN"
Allah'ın ayetlerine iman etmeyenlerin, O'nun emir ve yasaklarına itaat etmeyenlerin ortak özelliklerinden biri de ''kibir ve kendi aklını beğenme''dir. Şeytan insanlara büyüklenme hissi vererek insanları Allah'a teslim olmaktan, Kuran ayetlerini dinlemekten alıkoyar.
Allah'ın "Ona ayetlerimiz okunduğunda, sanki işitmiyormuş ve kulaklarında bir ağırlık varmış gibi, büyüklük taslayarak (müstekbirce) sırtını çevirir. Artık sen ona acı bir azap ile müjde ver." (Lokman Suresi, 7) ayetiyle bildirdiği gibi insanlar enaniyetleri nedeniyle ayetlerden yüz çevirir.
Şeytan insanlara şiddetli bir büyüklenme duygusu vererek, herşeyi en doğru ve eksiksiz şekilde kendisinin bildiğine inandırır. Bu nedenle de kişi çevresinden gelen hatırlatmalara, tavsiye ve eleştirilere açık olmaz, bunlara alayla ve kibirle karşılık verir. Hiç kimseyi ya da hiçbir şeyi yol gösterici tanımadığı gibi, sadece kendi inancından vazgeçmemek uğruna yanlış olduğunu gördüğü şeylerden dahi vazgeçemez. Kendi fikrinin bazı eksiklikleri, hatalı yönleri olduğundan biraz olsun şüphe etse dahi doğruyu görebilecekken, hiçbir konuda ikna edilemeyen, inatçı, sabit fikirli ve kuralcı bir karaktere sahip olur.
Bu nedenle de kendine yapılan daveti samimiyetle değerlendirmez, yanlış anlar, iman edenlerin bu davetle kendine karşı bir üstünlük sağlamak peşinde olduğunu düşünürek kendini kandırır. İman edenlerin hiçbir karşılık beklemeden, sadece Allah'ın rızası için insanlara Kuran ahlakını anlattıklarına bir türlü inanmak istemez. İnkarcıların bu genel kanaatine, geçmiş kavimlerin önde gelenleri ile ilgili bir ayette şöyle dikkat çekilmektedir:
Bunun üzerine, kavminden inkara sapmış önde gelenler dediler ki: "Bu, sizin benzeriniz olan bir beşerden başkası değildir. Size karşı üstünlük elde etmek istiyor. Eğer Allah (öne sürdüklerini) dilemiş olsaydı, muhakkak melekler indirirdi. Hem biz geçmiş atalarımızdan da bunu işitmiş değiliz." (Müminun Suresi, 24)
Ancak unutulmamalıdır ki kibir ve büyüklenmenin kişiye verdiği kayıplar çok büyüktür. Boş bir gurur savaşı veren inkarcılar öncelikle doğruyu yanlıştan ayırt etme ve yapmakta oldukları yanlışlardan dönme, kendilerini ıslah etme gibi çok önemli bir fırsatı kaybetmiş olurlar. Kendilerinde bir hata olabileceğini asla kabul etmedikleri için, eksikliklerini giderme, kendilerini geliştirme imkanları da olmaz. Çünkü her türlü davete daha baştan kapıyı kapatmışlardır. Hatırlatılanların kendi yararlarına olup olmadığını değerlendirmeyi bile düşünmezler. Kendi fikirlerinin, düşüncelerinin ve inançlarının doğruluğundan o kadar emindirler ki, kendilerinden daha akıllı bir kişinin olabileceğine ihtimal dahi vermezler. Dolayısıyla kendi fikirleri, teşhisleri, yöntemleri üzerinde kimseyi, kısacası kendileri dışında hiçbir otoriteyi tanımazlar. Büyüklük gururunun kişiyi Allah'a karşı isyana sürükleyebileceğini, Allah bir ayetinde şöyle haber verir:
Ona: "Allah'tan kork" denildiğinde, büyüklük gururu onu günaha sürükler, kuşatır… (Bakara Suresi, 206)
Nitekim geçmişte Firavun da Hz. Musa'nın peygamberlik makamını ve onun Allah'a boyun eğmesi yönündeki tekliflerini gururuna yedirememiş ve kendisinin böyle bir makama gerek güç gerekse maddi imkanlar bakımından daha çok layık olduğunu düşünmüştür. Boş bir büyüklenme içine girerek Allah'a başkaldırmış, kendisine anlatılanları dinlememiş, kibiri nedeniyle Allah'ın ayetlerinden yüz çevirmiştir. Aynı şekilde kavmine de Allah'ın ayetlerinden yüz çevirmeleri yönünde baskı uygulamıştır. Taha Suresi'nde Firavun'un kavmine şu şekilde seslendiği bildirilir:
(Firavun) Dedi ki: "Ben size izin vermeden önce O'na inandınız öyle mi? Şüphesiz o, size büyüyü öğreten büyüğünüzdür. O halde ben de sizin ellerinizi ve ayaklarınızı çapraz olarak keseceğim ve sizi hurma dallarında sallandıracağım. Siz de elbette, hangimizin azabı daha şiddetliymiş ve daha sürekliymiş öğrenmiş olacaksınız." (Taha Suresi, 71)
Kibir ve gururundan kaynaklanan zorbalığıyla ve zulümleriyle anılan Firavun da bu bakımdan şeytanın tam etkisi altına girmiş, onun emirlerini eksiksizce uygulamış bir kişiydi. Onun bu azgın karakterini Allah "ölçüyü taşıran bir mütekebbirdi" (Duhan Suresi, 31) ayetiyle haber vermiştir.
İnsana bu müstekbir ahlakı emreden şeytandır. Ancak şeytan insanların "büyüklenin!" şeklindeki emrine itaat etmelerini yeterli görmez. Onun isteği kendi yandaşlarının da onunla birlikte Allah'a karşı isyan içinde olmalarıdır. Bir ayette Allah şeytanın gerçek hedefini şöyle haber verir:
Dedi ki: "Rabbim, beni kışkırttığın şeye karşılık, andolsun, ben de yeryüzünde onlara, (sana başkaldırmayı ve dünya tutkularını) süsleyip-çekici göstereceğim ve onların tümünü mutlaka kışkırtıp-saptıracağım." (Hicr Suresi, 39)
Nitekim şeytan, bu amacına ulaşabilmek için isyan etmeyi iman etmeyenlerin gözünde güzel göstermeye çalışır. Bu sebeple inkarcılar kendilerini Allah'ın emir ve yasaklarına uymaya çağıran müminlere karşı da son derece asi tavırlar sergiler ve bilgilerinin eksik olabileceğine ihtimal vermezler. Yapılan daveti dinlemez, Kuran ayetlerine kulak vermez, büyüklenerek sırt çevirirler. Kuran'da Allah Hz. Musa'nın tebliğine Firavun'un azametle karşılık vermesinden şöyle bahsetmektedir:
(Musa) Ona büyük mucizeyi gösterdi. Fakat o, yalanladı ve isyan etti. Sonra (karşı yönde) çaba harcayıp sırtını döndü. Sonunda (yardımcı güçlerini) topladı, seslendi; dedi ki: "Sizin en yüce Rabbiniz benim." (Naziat Suresi, 20-24)
Kısacası inkarcılar her yönden en üstün olanın kendileri olduğuna inanmak isterler. Firavun örneğinde de görüldüğü gibi kendilerinin aciz bir kul olduklarını kabul etmeyi gururlarına bir türlü yediremezler. Terk edemedikleri bu kibir duygusu da onları isyana sürükler. Hatta "Ayetlerimiz onlara, gözler önünde sergilenmiş olarak gelince... Vicdanları kabul ettiği halde, zulüm ve büyüklenme dolayısıyla bunları inkar ettiler..." (Neml Suresi, 13-14) ayetlerinde olduğu gibi Allah'ın varlığını delilleriyle görseler bile şeytanın kışkırtmalarıyla inkarlarında ısrar ederler. Şüphesiz dünyada Allah'a başkaldırarak şeytanın emirlerine uyanlar, bu tavırlarının karşılığı olarak ahirette zillete düşüp, hesap vereceklerdir:
Ayetlerimizi yalanlayanlar ve onlara karşı büyüklenenler, işte onlar ateşin arkadaşlarıdır; onda sonsuzca kalacaklardır. Öyleyse, Allah'a karşı yalan uydurup iftira düzenden veya ayetlerini yalanlayanlardan daha zalim kimdir?... (Araf Suresi, 36-37)
ŞEYTANIN EMRİ: "DİNLEMEYİN"
Şeytan doğrunun ve iyinin duyulmasına asla taraftar değildir. Çünkü Kuran'ı duyan ve dinleyen bir kişi vicdanının sesine uyarak, iyilerin yanına geçebilir; hakkı uygulamaya, yaşamaya ve yaşatmaya başlayabilir. İşte bu yüzden şeytan öncelikle taraftarlarını Kuran'dan, dolayısıyla da Kuran'ı tebliğ eden Müslümanlardan uzak tutmaya çalışır. Allah insanları güzel ve doğru olanı yapmaya, Allah'ın hoşnutluğunu kazanarak nimet içinde yaşam sürmeye davet ederken, insanların çoğu şeytanın emirlerine uyarak kendilerine anlatılanı duymamak için ellerinden gelen herşeyi yaparlar. Allah, "İnkar edenler dediler ki: 'Bu Kuran'ı dinlemeyin ve onda (okunurken) yaygaralar koparın. Belki üstün gelirsiniz'." (Fussilet Suresi, 26) ayetiyle bu kimselerin nasıl bir yaklaşım içinde olduklarını bildirmiştir.
İnkar edenler Kuran'ı dinlememek için çeşitli demagoji yöntemlerine başvurur, yüksek sesle üstün gelmeye çaba harcar, konuyu değiştirmeye çalışır, saldırgan bir üslupla ayetlerin okunmasını engellemeye gayret ederler. Bu yöntemler işe yaramazsa, bu kez iman edenleri susturmak için şiddete, tehdite ve türlü baskı yöntemlerine başvurabilirler. Bunları yapmalarının nedeni ise duydukları gerçeklerden etkileneceklerinden, vicdanlarının harekete geçeceğinden ve bazı düşüncelerinin ne kadar hatalı olduğunu fark edeceklerinden korkmalarıdır. Bu korkularını onların yüz ifadelerinden, tavırlarından, Kuran ayetleri okunurken ve yaratılış gerçeği anlatılırken bir anda paniğe kapılmalarından hemen anlamak mümkündür.
Kuran'da insanlara rahmet ve müjde olacak, onların dünya ve ahiret hayatlarında kurtuluşlarını sağlayacak her türlü bilgi sahip olmasına karşın, inkarcıların hakkı dinlemekten kaçacaklarını bildiren ayetlerden birkaçı şöyledir:
"Bilen bir kavim için, ayetleri (çeşitli biçimlerde, birer birer) 'fasıllar halinde açıklanmış' Arapça Kur'an (veya okunan) kitaptır; Bir müjde verici ve bir uyarıcı olarak. Ama çoğu yüz çevirdiler. Artık onlar dinlemezler. (Fussilet Suresi, 3-4)
Onlara: "Önünüzde ve arkanızda olandan sakının, belki esirgenirsiniz" denildiğinde, (dinlemeyip inkara devam ederler). Onlara, Rablerinin ayetlerinden bir ayet gelmeyi görsün, mutlaka ondan yüz çevirirler. (Yasin Suresi, 45-46)
Kuran'da bu konuda Hz. Nuh'un kavmi örnek olarak verilmektedir. Kavimlerine Allah'ı tek İlah edinmelerini, güzel ahlakı yaşamalarını öğütleyen tüm peygamberler gibi Hz. Nuh da kavminin direnişiyle karşılaşmıştır:
Dedi ki: "Rabbim, gerçekten kavmimi gece ve gündüz davet edip durdum. Fakat davet etmem, bir kaçıştan başkasını artırmadı. Doğrusu ben, onları bağışlaman için her davet edişimde, onlar parmaklarını kulaklarına tıkadılar, örtülerini başlarına çektiler ve büyüklük tasladıkça büyüklük gösterip-direttiler." (Nuh Suresi, 5-7)
Ayette de bildirildiği gibi Hz. Nuh kavmini türlü şekillerde Allah'a iman etmeye davet etmiş, ancak kavmi onun anlattıklarını dinlememek için her yolu denemiştir. Ancak burada önemle vurgulanması gereken bir nokta vardır. Elçilerin bu davetlerinden yüz çevirenler ve Allah'ın vahyini dinlememek için kulaklarını tıkayanlar, bunu ön yargıları ve şeytanın güçlü telkinleri nedeniyle yapmaktadırlar. Çünkü inkar edenler, daha tek bir kelime dahi dinlemeden, elçilere indirilen kutsal kitapları okumadan, anlatılanlara bir anda karşı çıkarlar. Allah Kehf Suresi'nin 101. ayetinde inkarcıların "Kuran'ı dinlemeye katlanamadıklarını" bildirir. Bu insanlar, inançsızlıktan vazgeçmemeye şartlanmış oldukları için, "zaten dinlesem de vazgeçmeyeceğim" diyerek daha en başından yüz çevirirler.
Oysa böyle bir durumda mantıklı olan, yapılan daveti dinlemek, anlatılanlar hakkında detaylı bilgi edinmek, Allah'ın hak kitabını dikkatlice okumak olmalıdır. Ancak inkar edenler şeytanın "dinlemeyin!" şeklindeki emrine uyar ve daha en başta yüz çevirirler. Çünkü şeytan çok iyi bilmektedir ki, eğer insanlar Kuran'ı samimi bir kalple dinlerlerse üzerlerindeki gaflet hali kalkacak ve açık bir şuurla Kuran'da bildirilen gerçeklerin farkına varacaklardır. İşte bu nedenle şeytan şiddetle insanların Kuran'ı dinlemesini engellemeye çalışmaktadır.
Onun bu tuzağına düşüp, Kuran'ı dinlememek için kulaklarını tıkayanlar bilmelidirler ki, hesap günü kitapları sol yanlarından verildiğinde çok büyük bir pişmanlık yaşayacaklardır. O gün şeytanın fırkasının tek istediği şey ise ölümün herşeyi kesip bitirmesi olacaktır:
Kitabı sol eline verilen ise; o da, der ki: "Bana keşke kitabım verilmeseydi. Hesabımı hiç bilmeseydim. Keşke o (ölüm herşeyi) kesip bitirseydi. Malım bana hiçbir yarar sağlayamadı. Güç ve kudretim yok olup gitti." (Allah buyruk verir:) "Onu tutuklayın, hemen bağlayın. Sonra çılgın alevlerin içine atın. Daha sonra onu, uzunluğu yetmiş arşın olan bir zincire vurup gönderin. Çünkü, o, büyük olan Allah'a iman etmiyordu. Yoksula yemek vermeye destekçi olmazdı. Bundan dolayı bugün, kendisine hiçbir sıcak dost yoktur. İrin ve kan karışımından başka bir yemek yoktur. Bunu da, hata edenlerden başkası yemez." (Hakka Suresi, 25-37)
ŞEYTANIN EMRİ: "İMAN EDENLERE YAKLAŞMAYIN, UZAK DURUN"
Şeytanın insanların Kuran'da anlatılan gerçekleri dinlemelerine, okuyup öğrenmelerine engel olabilmek amacıyla verdiği bir diğer emir ise ''yaklaşmayın, uzak durun'' şeklindedir. Bunun için kendisine tabi olanları, Kuran'ı okuyan, hatırlatan, yaşayan ve Kuran'a davet eden kimselerden uzak tutmaya çalışır. Onlarla birlikte olmanın kendi fırkası üzerinde çok olumsuz bir etkisi olacağına inanır. Çünkü iman edenler Allah'a olan güçlü teslimiyetleri nedeniyle her hareketleriyle, her tavırlarıyla ve her konuşmalarıyla insanlara Allah'ı hatırlatır, güzel ahlaklarıyla çevrelerinde olumlu bir etki yaratırlar. Müminlerle birlikte olan insanlar isteseler de istemeseler de bu olumlu halden etkilenirler ve İslam'a karşı kalpleri ısınır. Oysa bu, şeytanın en istemediği şeydir. Bu nedenle de inkar edenlere iman edenlerden uzak durmalarını, onlarla herhangi bir bağlantıya girmemelerini emreder. Hatta iman edenlere karşı ters, saldırgan, alaycı bir tavır sergilemelerini ister, çünkü böylece aralarında olumlu bir ilişkinin oluşma ihtimalini azaltmış olur.
Şeytanın bu güçlü telkini nedeniyle inkar edenler Allah'a iman eden kişilerden uzak durmaya özen gösterirler. Bir kişinin iman ettiğini, Allah için yaşadığını bilmeleri inkarcıların bu kişiden uzaklaşmaları ya da ona karşı kin duymaları için yeterli olur. Çünkü müminler, hatırlattıkları gerçekler nedeniyle inkarcıların din ahlakından uzak yaşamları için manevi bir tehlike konumundadırlar. Kuran'da inkarcıların, Allah'ın ayetlerini zikreden ya da hatırlatan müminlere karşı tavırları şu şekilde tarif edilir:
O inkar edenler, zikri (Kuran'ı) işittikleri zaman, seni neredeyse gözleriyle devireceklerdi. "O, gerçekten bir delidir" diyorlar. Oysa o (Kur'an), alemlere bir zikr (öğüt, hatırlatma, hüküm ve üstün bir şeref)den başka bir şey değildir. (Kalem Suresi, 51-52)
Onlara karşı apaçık olan ayetlerimiz okunduğu zaman, sen o inkar edenlerin yüzlerindeki 'red ve inkarı' tanıyabilirsin. Neredeyse, kendilerine karşı ayetlerimizi okuyanın üzerine çullanıverecekler… (Hac Suresi, 72)
Ayetlerde inkar edenlerin iman edenlere karşı kinleri, şiddetli düşmanlıkları belirtilmekte ve bunun tek nedeninin de Allah'ın ayetlerinin okunması olduğu bildirilmektedir.
İnkarcıların amaçlarından biri de kendileri gibi diğer insanları da din ahlakından uzak tutmak, doğru yoldan saptırmaktır. Bu nedenle de iman edenlere karşı bir sempati besleyen, onlarla görüşmek ve fikirlerini dinlemek isteyen kişileri engellemek için ellerinden geleni yapar, uzak tutmak için gayret gösterirler. Böylelikle Allah'ı ve O'nun ayetlerini hatırlatacak, ölümün yakınlığı üzerinde düşünmelerini söyleyecek, hesap günü ile uyarıp korkutacak ve vicdanlarını harekete geçirecek birilerinin çevrelerinde bulunmasını engellemiş olurlar. Herkes kendileri gibi olduğunda ise Kuran ayetlerinden kaçarak, yaratılış amaçlarını düşünmeden yaşamaları daha kolay olacaktır.
İnkarcıların nihai hedefleri iftiralarla, baskılarla iman edenleri toplumdan uzak tutmak, tüm ilişkilerini kesmektir. Çünkü bu, onların insanları hakka davet etmelerini engellemenin en kesin çözümüdür. Bu konuda Kuran'da verilen örneklerden biri Kehf Ehli'dir.
İman sahibi bir grup genç olarak tarif edilen bu kişiler, inkarcı kavimlerinin şiddetli baskıları nedeniyle bir mağaraya sığınmak zorunda kalmışlardır. Kehf Suresi'nde bu kişilerle ilgili olarak şu şekilde bildirilir:
Onların kalpleri üzerinde (sabrı ve kararlılığı) rabtetmiştik; (Krala karşı) Kıyam ettiklerinde demişlerdi ki: "Bizim Rabbimiz, göklerin ve yerin Rabbidir; ilah olarak biz O'ndan başkasına kesinlikle tapmayız, (eğer tersini) söyleyecek olursak, andolsun, gerçeğin dışına çıkarız." "Şunlar, bizim kavmimizdir; O'ndan başkasını ilahlar edindiler, onlara apaçık bir delil getirmeleri gerekmez miydi? Öyleyse Allah'a karşı yalan uydurup iftira düzenden daha zalim kimdir?" (İçlerinden biri demişti ki:) "Madem ki siz onlardan ve Allah'tan başka taptıklarından kopup-ayrıldınız, o halde, (dağlara çekilip) mağaraya sığının da Rabbiniz size rahmetinden (bolca bir miktarını) yaysın ve işinizden size bir yarar kolaylaştırsın." (Kehf Suresi, 14-16)
Bunun yanı sıra inkar edenler tarih boyunca peygamberlerin de toplum tarafından destek görmelerini engellemek için türlü iftira ve baskılara yeltenmişlerdir. Bu iftiraların tek nedeni insanların onlardan kaçmalarını, uzaklaşmalarını sağlamaktır. Ancak inkarcılar -aynı Hz. Nuh'un kavmine olduğu gibi- bu yaptıklarından ötürü sadece kendilerini hüsrana uğratmaktadırlar:
Onlar, hem ondan alıkoyarlar, hem kendileri kaçarlar. Onlar, yalnızca kendi nefislerinden başkasını yıkıma uğratmazlar ama şuurunda değildirler. (En'am Suresi, 26)
ŞEYTANIN EMRİ: "KURAN AHLAKINI ANLATAN KİTAPLARI OKUMAYIN, OKUTMAYIN"
Tarih boyunca inkarcılar, insanların iman etmelerine engel olmak, iman edenleri ise inançlarından koparmak amacıyla çeşitli yöntemlere başvurmuşlardır. Bu yöntemlerin başlıcalarından biri ise, insanları, din ahlakı konusunda bilgilendirecek, güzel ahlakı öğretecek kitaplardan uzak tutmaya çalışmaktır. Nitekim bu amaçla sayısız kitap yakılmış, tahrip edilmiş ya da kitapların basımı ve yayılması engellenmiştir. Özellikle de günümüzde komünist ve materyalist yönetimler insanlara Allah'ın varlığının delillerini göstermeyi hedefleyen ve Kuran ahlakını anlatan kitapların okunmasını, okutulmasını baskılarla, komplolarla, iftiralarla engellemeye çalışmışlardır.
Yaratılış gerçeğini ve Kuran hakikatlerini anlatan kitapları bilinçli olarak zararlı ve bilim dışı olarak lanse edip, insanları Allah'a iman etmeye davet eden kişilerin toplum içindeki saygınlıklarını zedelemeye çalışmışlardır.
Aslında tüm bunlar, şeytanın, insanların Allah'ı inkar etmeleri için uygun bir zemin hazırlama amacıyla yaptırdığı çalışmalardır. Bir kısım din ahlakından uzak çevreler de şeytanın insanların okuyup öğrenmelerine, muhakeme edip gerçekleri bilmelerine engel olma yönündeki bu hedefine aracı olurlar. Bu uygulamalar Rusya, Çin gibi komünist ülkelerde açıkça yapılırken, materyalist bir hayat anlayışına sahip yönetimlerce de teşvik edilmiş, yaygın bir şekilde uygulanmıştır. Komünist Rusya'nın Müslüman Türki Cumhuriyetlerde alfabeyi değiştirmesi, daha sonra tüm kitap basımlarını kontrol altına almasının ardında yatan nedenlerden biri de insanların dinlerini öğrenmelerini engellemek, dolayısıyla da kimliklerini kaybetmelerini sağlamaktır. Aynı şekilde Çin yönetiminin Doğu Türkistan halkının Müslüman kimliklerini kaybetmeleri için, Kuran ve Kuran'ı anlatan kitaplar okunmasını yasaklaması buna önemli bir örnektir.
Sonuç olarak inkarcılar yaratılışa dair kitapları başkalarına okutmadıkları gibi kendileri de bu kitaplardan uzak dururlar. Çünkü Allah'ı ve din ahlakını anlatan eserleri okuduklarında kendi felsefelerinden şüpheye düşmekten, savundukları fikirlere olan inançlarını yitirmekten korkarlar. Bu sebeple komünist lider Lenin'in seneler evvel "insanın kendini dine kaptırmaması için dinden uzak durması gerektiği" yönünde verdiği öğütleri, kendisinden sonra gelen inkarcılar da birbirlerine vasiyet ederek titizlikle uygulamaktadırlar.
Üzerine hayatlarını kurdukları dinsiz felsefelerini yitirmek, Allah'ın varlığını ve herşeyi O'nun yarattığı gerçeğini kabul etmek durumunda kalmak bu insanlar için adeta bir kabus haline gelmiştir. Bu nedenle kendilerinden önceki kavimler gibi, Allah'a teslim olmaktan şiddetle kaçmakta, Allah'ın bir lütuf olarak kendilerine gönderdiği hak kitaptan faydalanamamaktadırlar. Ancak bu kaçış, onlara kayıptan başka bir şey artırmayacaktır.
ŞEYTANIN EMRİ:"ALAY EDİN"
İnkarcıların Kuran'ı dinlememek için en sık başvurdukları yöntemler arasında, Allah'ın ayetleriyle ve müminlerle alay etmeleri yer alır. Allah, inkarcıların birbirlerine adeta vasiyet ettikleri bu ahlak bozukluğunu bir ayetinde şöyle bildirir:
Onlara Rablerinin ayetlerinden bir ayet gelmeyiversin, mutlaka ondan yüz çevirirler. Kendilerine hak gelince, onu yalanladılar; fakat alaya aldıklarının haberleri onlara gelecektir. (Enam Suresi, 4-5)
Bir başka ayette ise şu şekilde belirtilmektedir:
Fakat onlara ayetlerimizle geldiği zaman, bir de ne görsün, onlar bunlara (alay edip) gülüyorlar. (Zuhruf Suresi, 47)
Alay etmelerinin altında yatan en önemli neden ise anlatılanları dinlemek istememeleridir. Çünkü bu gerçeklere kulak verdiklerinde vicdanlarının harekete geçeceğinden, ahiretin varlığının, ölümün ve dünya hayatındaki sorumluluklarının akıllarına geleceğinden korkarlar. Bu nedenle de Allah'ın elçileri vasıtasıyla indirdiği dinlerle alay etmek kastıyla bu konularda kendilerince karikatürler çizer, mizahi yazılar yazar, bununla neşe bulmaya ve Kuran'da bildirilen gerçekleri unutmaya çalışırlar.
İnkar edenlerin bu alaycı üslubu, şeytanın fırkasında birbirlerine karşı derin bir saygı ve hayranlık meydana getirir. Alaycılığı bir meziyet olarak gördüklerinden, bunu yapan kişiye saygı duyar, özenirler. Bu yaptıklarından dolayı iman edenlerin zarar göreceklerini ve moral çöküntüsüne gireceklerini düşünmeleri ise en büyük yanılgılarıdır. İnananların bu duruma olan bakış açısını kesinlikle kavrayamazlar. Çünkü onlar, alayı bir güç gösterisi ve üstünlük olarak algılarlar. Halbuki alay çaresizliğin ve güçsüzlüğün alametidir. Alay, fikri bir açıklaması, karşısındaki fikre karşı getirebilecek bir delili olmayan kişilerin bu zayıflıklarını ve komplekslerini gizlemek için kullandıkları cahilce bir yöntemdir. Kuran'da bu konuya özellikle dikkat çekildiği için alayın dine inanmayanların, inananlara karşı bir yöntemi olduğunu bilen Müslümanlar bu tavrı ibadet hazzı ile karşılarlar. Fakat alay eden bir kimse bunu bilmediği için, yaptığının çok etkili olduğunu düşünür. Aynı şey kendisine yapıldığında kendinde oluşturacağı etkiyi düşünüp, karşı tarafın da olumsuz bir şekilde etkilendiğinden emin olur.
İnkarcılar günümüzde de Kuran ayetleri ve iman edenler hakkında alaylı tartışmalara dalarak, dini esprilerine ve fıkralarına konu edinerek inkarlarının bir üstünlük olduğu havasını vermeye çalışırlar. Alayla kendi inkarlarını haklı göstermeye çalışan bu kişiler, Allah'ın "(Asıl) Allah onlarla alay eder ve taşkınlıkları içinde şaşkınca dolaşmalarına (belli bir) süre tanır" (Bakara Suresi, 15) ayetiyle de belirttiği gibi, ancak kısa bir süre bu alaylarını devam ettirebileceklerdir. Ancak ölüm gelip çattığı zaman "… alay konusu edindikleri şey de kendilerini çepeçevre kuşatmıştır." (Zümer Suresi, 48) ayetine uygun bir ortamla karşılaşacaklardır.
Allah Kuran ayetleriyle alay edenlerin cehennem azabı karşısındaki durumlarını Kuran'da şu şekilde tarif etmektedir:
Hayır, sen (bu muhteşem yaratışa ve onların inkarına) şaşırdın kaldın; onlar ise alay edip duruyorlar.
Kendilerine öğüt verildiğinde, öğüt almıyorlar.
Bir ayet (mucize) gördüklerinde de, alay konusu edinip eğleniyorlar.
"Bu, açıkça bir büyüden başkası değildir" dediler.
"Biz öldüğümüz, toprak ve kemik olduğumuzda mı, gerçekten biz mi diriltilecekmişiz?"
"Veya önceki atalarımız da mı? "
"De ki: "Evet, üstelik boyun bükmüş kimseler olarak (diriltileceksiniz)."İşte o, yalnızca bir tek çığlıktan ibarettir; artık kendileri (diriltilmiş olarak) bakıp duruyorlar. Derler ki: "Eyvahlar bize; bu, din günüdür."
"Bu, sizin yalanladığınız (mü'mini kafirden, haklıyı haksızdan) ayırma günüdür." (Saffat Suresi, 12-21)
ŞEYTANIN EMRİ: "ÇOĞUNLUĞA UYUN"
İnsanların Kuran'da bildirilen gerçeklerden gaflet içinde olmalarının ve Allah'ın ayetlerini inkar etmelerinin en önemli nedenlerinden biri de şeytanın onları "inkar eden insanların çokluğuyla" kandırmasıdır. İnsanların büyük bir bölümünün Allah'ı inkar etmesi, yaratılış gerçeğinden kaçması ve Kuran ahlakına uygun olmayan bir hayat yaşaması, kendi hayatını toplumdaki genel kabullere göre ayarlayan bir insan için çok büyük bir kaçış noktasıdır. Bu nedenle de kendisine sorulan her soruya "herkes o şekilde yapıyor, onlar da inkar ediyor, onlardan bu şekilde gördüm!" şeklindeki kalıplaşmış cevaplar verir. İçinde bulunduğu durum nedeniyle de bağımsız ve hür düşünmesi neredeyse imkansız hale gelir.
Bu insanlar, düşünmeden, hayatın akışına kapılarak, ezbere yaşadıklarından "ben neden bunları yapıyorum, neden bu insanlarla beraberim, neden bu kişiyi izliyorum, neden düşünmeden hareket ediyorum?" gibi soruları kendilerine sormazlar. Akıl ve vicdanlarını kullanma ihtiyacı duymadan, içinde bulundukları topluluğun doğru ve yanlışlarını olduğu gibi benimser, onların yaşam biçimleri içinde sürüklenirler. Bu inançlarına gösterebilecekleri tek mazeret ise içinde yaşadıkları toplumun genel kabulleridir.
Allah'ın ayetlerinden yüz çevirerek, kendi bozuk mantık ve düşünce yapılarını yol gösterici edinmeleri, onların "kalabalığın gücü olduğu" gibi batıl bir inanca kapılmalarına sebep olur. Bu yanılgılarının doğal bir sonucu olarak, içinde yaşadıkları ya da bağlı oldukları topluluk ne kadar fazla sayıda ise üzerlerindeki yaptırım gücü de o derece kuvvetli olur. Kalabalık bir toplulukla birlikte hareket eden kişilerin de doğal olarak müstakil düşünüp, karar vermeleri o derece güçleşir. Birbirlerinin izni, onayı olmaksızın hareket etmekten çekinirler. "Çoğunluğa uyma" psikolojileri yüzünden, hakkı, doğruyu bilseler bile, bunu açıklamaktan çekinerek samimi kanaatlerini gizlerler.
Bu konuda en sık rastladığımız örneklerden biri dünya çapında evrim teorisini savunan materyalist bilim adamlarıdır. Evrime inananlar "yıllardan beri savunulduğuna göre bu doğrudur" diye düşünür, "bu kadar insan evrime inanıyorsa, benim de inanmam gerekir" düşüncesinden yola çıkar ve "herkes bilimsel gerçekleri görmezden geliyorsa, herhalde benim de öyle yapmam gerekir" sonucuna varırlar. Böylece toplu halde evrim teorisini herşeye rağmen ve körü körüne- savunmayı kendilerine bir görev edinirler.
Bu çevrelerin Allah'ın varlığını inkar edebilmek için öne sürdükleri senaryoların dayanak noktası "herkes inanıyorsa doğrudur" şeklindedir. Öyle ki, dünya çapındaki bu organize yalana karşı ilmi bir mücadele yürütebilmek cesaret isteyen, insanın karşısına milyonlarca kişiyi almasını gerektiren bir duruma dönüşmüştür.
Nitekim insanların büyük bir bölümü gerektiği zaman "Onlar dini inkar ediyordu, herkesin birden yanılması zor diye düşündüm" şeklinde bir mazerete sığınabileceklerini planlıyor olabilirler. Ancak Allah Enam Suresi'nin 116. ayetinde "Yeryüzünde olanların çoğunluğuna uyacak olursan, seni Allah'ın yolundan şaşırtıp-saptırırlar. Onlar ancak zanna uyarlar ve onlar ancak 'zan ve tahminle yalan söylerler" diye bildirerek çoğunluğa uymanın insanı yanılgıya düşürebileceğini haber vermiştir. Dolayısıyla bir fikri çok fazla kişinin savunuyor olması, o fikrin mutlak bir doğru olduğu anlamına gelmemektedir.
Bu sebeple insan her zaman için vicdanının sesini dinlemeli, çoğunluğun önkabullerine göre hareket etmekten vazgeçmelidir. Aksi durumda yanına çok sayıda insan toplayan her kişinin doğru yolda olduğu gibi çarpık bir mantık çıkacaktır ki bu, gerçekçi delillerin yerini haksız çoğunluğun alması anlamına gelir.
Kalabalığın etkisini bir güç olarak düşünen Firavun da Hz. Musa ile karşılaştığında aynı yöntemi bir baskı unsuru olarak kullanmak istemiştir. Hz. Musa Allah'ın varlığına dair apaçık delilleri göstermek üzere geldiğinde, Firavun tüm halkını toplayarak bir kalabalık oluşturmuştur.
Bunu yaparken ilk amacı kalabalık bir topluluk önünde galibiyet kazanmanın gururunu okşayacağını ve halk üzerinde olumlu bir etki yapacağını düşünmesidir. İkincisi ise kalabalığın gücünün, iman edenler üzerinde olumsuz bir etkisi olacağı gibi yanlış bir inanca kapılmasıdır. Aynı şey Hz. İbrahim'in putperest kavmi için de geçerlidir. Onun kavminin önde gelenleri de Hz. İbrahim'le konuşacakları zaman tüm insanları toplamışlardır. Ayetlerde şu şekilde buyrulmaktadır:
"Bizim ilahlarımıza bunu kim yaptı? Şüphesiz o, zalimlerden biridir" dediler. "Kendisine İbrahim denilen bir gencin bunları diline doladığını işittik" dediler. Dediler ki: "Öyleyse, onu insanların gözü önüne getirin ki ona (nasıl bir ceza vereceğimize) şahid olsunlar." (Enbiya Suresi, 59-61)
Aslında bu, inkar edenlerde genelde mevcut olan bir düşünce tarzıdır. İnkarcılar iman edenlerle karşılaştıklarında yalnız olmaktan, çevrelerinde kendi inkarlarına destek veren kişilerin bulunmamasından çok rahatsız olurlar. Her zaman kalabalık bir grupla beraber olmayı tercih ederler.
Ancak iman edenlerin tavrı Allah'ı dost ve vekil edinmelerinden ötürü hiçbir zaman, hiçbir koşulda sarsılmaya uğramadan mütevekkil olur. Allah inananların, sayıca kendilerinden çok daha fazla karşıtları olduğu zaman nasıl bir imani güç ile hareket ettiklerini şöyle haber vermiştir:
Onlar kendilerine insanlar "size karşı insanlar toplandılar, artık onlardan korkun" dedikleri halde imanları artanlar ve "Allah bize yeter, O ne güzel vekildir" diyenlerdir. (Al-i İmran Suresi, 173)
Kuşkusuz müminler, Allah'a olan bu teslimiyetleri ile kurtuluş bulacak olanlardır. Şeytanı ve inkarda önde gidenleri kendilerine dost edinenlerin cehennemdeki yakarışları ise, dünya hayatındaki haksız kalabalığın ne kadar yanlış bir yolda olduğunu insanlara açıkça gösterecektir. Çünkü o gün inkar edenler pişmanlık içinde yapayalnız bırakıldıklarını söyleyeceklerdir. O gün güvendikleri kalabalık onlardan uzaklaşacaktır:
İşte o gün, gerçek mülk, Rahman (olan Allah)ındır. İnkar edenler için oldukça zorlu bir gündür. O gün, zulmeden, ellerini (hınçla) ısırarak (şöyle) der: "Ah keşke, elçiyle birlikte bir yol edinmiş olsaydım," "Vah yazıklar bana, ne olurdu da filanı dost edinmeseydim." "Çünkü o, gerçekten bana geldikten sonra beni zikirden (Kur'an'dan) saptırmış oldu. Şeytan da insanı 'yapayalnız ve yardımsız" bırakandır." Ve elçi dedi ki: "Rabbim gerçekten benim kavmim, bu Kur'an'ı terkedilmiş (bir kitap) olarak bıraktılar." (Furkan Suresi, 26-30)
Şeytanın samimi bir kalple Rabbimize yönelen, çok büyük bir titizlikle O'nun emir ve tavsiyelerini uygulayan, sadece Allah'ın rızasını kazanabilmek için ihlasla salih amellerde bulunan ve her yaptıklarının karşılığını ahirette göreceklerini bilen insanlar üzerinde hiçbir gücü yoktur. Şeytanın gücü Allah'ın cehennem için özel olarak yarattığı insanlar üzerinde geçerlidir. Örneğin Allah tüm kadınlara tesettür ibadetini farz kılmıştır. Tesettür kadının Allah Katında ve inananlar nezdinde yücelmesini sağlayacak, onu her türlü bağımlılıktan ve sıkıntıdan kurtaracak bir vesiledir. Tesettürle birlikte ahlak, tavır, hal ve hareketlerin de Kuran’a ve sünnete uygun olması gerekir. Şeytan bunu zor göstermeye çalışır. Ancak mümin kadınlar tesettürün fıtratlarına en uygun olduğunu bilir ve bu farzı da gerektiği gibi uygularlar. Şeytanın doğru yoldan saptırmak için gösterdiği tüm çabalar, kulağına fısıldadığı vesveseler, yaldızlı sözler iman edenler üzerinde etki etmez. Allah bu gerçeği ayetlerinde şu şekilde bildirmektedir:
Gerçek şu ki, iman edenler ve Rablerine tevekkül edenler üzerinde onun (şeytanın) hiçbir zorlayıcı-gücü yoktur. Onun zorlayıcı-gücü ancak onu veli edinenlerle, onunla O'na (Allah'a) ortak koşanlar üzerindedir. (Nahl Suresi, 99-100)
Bir başka ayette şeytanın bu durumu şöyle haber verilmektedir:
Benim kullarım; senin onlar üzerinde hiçbir zorlayıcı gücün (hakimiyetin) yoktur. Vekil olarak Rabbin yeter. (İsra Suresi, 65)
Bu nedenle de Allah iman edenlere Kuran'da, "İşte bu şeytan, ancak kendi dostlarını korkutur. Siz onlardan korkmayın, eğer müminlerseniz, Ben'den korkun." (Al-i İmran Suresi, 175) şeklinde buyurmaktadır. Şeytan belki türlü yöntemlerle insanın anlık hatalara düşmesine neden olabilir, ancak Müslüman herhangi bir hataya düştüğünde, hemen bunu fark eder ve tevbe edip Allah'a sığınır. Araf Suresi'nde iman edenlere şu şekilde bildirilir:
Eğer sana şeytandan yana bir kışkırtma (vesvese veya iğva) gelirse, hemen Allah'a sığın. Çünkü O, işitendir, bilendir. (Allah'tan) Sakınanlara şeytandan bir vesvese eriştiğinde (önce) iyice düşünürler (Allah'ı zikredip-anarlar), sonra hemen bakarsın ki görüp bilmişlerdir. (Araf Suresi, 200-201)
Ancak inkar edenler bir kez şeytanın sözünü dinlemeye başlamış, onu kendilerine veli edinmişlerdir. Şeytan onları korkuyla, tehditle, dünya hayatına yönelik türlü aldatmacalarla, vesveselerle, vaatlerle boyunduruğu altına almış ve her sözünü dinler hale getirmiştir. Artık onlar şeytanın fırkasının, isyankar ordusunun birer mensubudurlar. Şeytanın sözleri de onlar için birer talimat ve emir halini almıştır. Yapmaları gereken tek şey onun sözlerine itaat etmektir.
Şeytanın insanlara verdiği ilk emir ise Allah'ın varlığını inkar etmeleridir. Allah'ın "Şeytanın durumu gibi; çünkü insana "İnkâr et" dedi…" (Haşr Suresi, 16) şeklinde bildirdiği gibi o, insanlara ilk olarak Allah'ın varlığını inkar etmelerini söyler. Sonra diğer emirler de birbirini takip eder: Düşünme! Dinleme! Okuma! Öğrenme! Uzak dur! Yaklaşma ve Büyüklen!…
ŞEYTANIN EMRİ: 'DÜŞÜNMEYİN'
Düşünme yeteneği insana dünya hayatında verilen en büyük nimetlerden biridir. Çünkü insan, ancak düşünerek Allah'ın sonsuz gücünün, kainattaki kusursuz sanatının farkına varır. Yalnızca düşünen bir insan dünya üzerindeki her ayrıntının pek çok hikmetle yaratıldığını, ölümün yakın olduğunu ve dünya hayatında yerine getirmesi gereken bazı sorumlulukları olduğunu kavrar. Kuran'da pek çok ayette ancak düşünen insanların öğüt alabileceği, Allah'ın varlılığının delillerini ancak onların görebileceği bildirilmiştir. Nitekim Kuran'ın indiriliş amacı,"(Bu Kuran,) Ayetlerini, iyiden iyiye düşünsünler ve temiz akıl sahipleri öğüt alsınlar diye sana indirdiğimiz mübarek bir kitaptır" (Sad Suresi, 29) ayetinde haber verildiği gibi, insanların ayetler üzerinde iyice düşünmeleridir.
Ancak insanların büyük bir bölümü düşünmeyi bir zorluk olarak görür. Hatta bu insanlar, düşünmenin hayatlarına ve kurulu düzenlerine zarar vereceğine inanırlar. Bu anlayışa göre "zararların en önemlisi", insana dünya hayatlarındaki sorumluluklarını hatırlatmak, içinde bulundukları gaflet halinden onları çıkartmaktır. Çünkü düşünmemek insanı, zihnin tamamen boşaltıldığı bir çeşit uykunun içine sürükler. Bu uyku adeta bir büyü gibi kişiye tüm sorumluluklarını, niçin var olduğunu, hayattaki amacını, bir gün gelip öleceğini unutturur. Bu uykunun başka bir türü ise dünya hayatının günlük ve rutin işlerine kendini kaptırmaktır. Belki bu insanlar gün içinde pek çok şey düşünüyor, karar veriyor ya da çözümler üretiyor gibi gözükebilirler; ama gerçekte düşündükleri şeyler günlük koşuşturmacanın ayrıntılarından başka birşey değildir. Bu düşüncelerin hiçbiri insanın yaratılış amacı, dünya hayatının gelip geçici olduğu ve her canlının bir gün gelip toprak olacağı ile ilgili değildir. Ezberlenmiş, öğretilmiş, kalıplaşmış, alışılmış hareketler, konuşmalar ve tavırlar böyle insanların tüm hayatını o kadar kaplar ki asıl olan gerçekler üzerinde düşünmeye gerek dahi duymazlar.
Bu kişiler kendileri düşünmekten kaçtıkları gibi, başkalarının yaptıkları hatırlatmalardan da şiddetle kaçarlar. Allah'a iman etmeleri, O'nun rızası için yaşamaları ve Kuran ayetleri üzerinde düşünmeleri için yapılan çağrılardan yüz çevirirler.
Ancak dünya üzerindeki her şey ve her varlık bir amaç uğruna var edilmiştir. Allah kainattaki her ayrıntıyı insanların, üzerinde düşünmeleri için yaratmıştır. Nitekim Allah Kuran ayetlerinde, yeri, göğü ve ikisi arasındakileri kimin daha güzel davranışlarda bulunacağını denemek için yarattığını bildirmiştir. İnsan kısa dünya hayatı boyunca tüm yapıp ettikleriyle denenmektedir. Kendisini yaratan ve ölümünden sonra tekrar diriltip, hesaba çekecek olan Allah'a karşı büyük bir sorumluluğu vardır. Kuran'ı okumak, dinlemek, ayetler üzerinde düşünmek ve anlayıp uygulamak da her insanın en başta gelen sorumluluklarından biridir. Allah bu gerçeğe, "Onlar, yine de o sözü (Kur'an'ı) gereği gibi düşünmediler mi, yoksa onlara, geçmişteki atalarına gelmeyen bir şey mi geldi?" (Müminun Suresi, 68) ayetiyle dikkat çekmektedir.
Düşünen kişi, kainattaki bu kadar ince nizamın ve kusursuz tasarım örneklerinin tesadüfen meydana gelemeyeceğine, var olan herşeyin bir yaratıcısı olduğuna kanaat getirecektir. Çevresindeki yaratılış mucizelerini derin derin düşündükçe Allah'ın varlığının delillerini, O'nun yarattığı detaylardaki hikmetleri görerek Allah'a teslim olacak ve sadece O'nun rızasını kazanmak için yaşayacaktır. Bu gerçeğin farkında olan şeytan insanların gaflet içinde bir hayat sürmelerini, Allah'ın ayetlerinden uzak durmalarını, bunun için de düşünmemelerini ister. Allah şeytanın bu hedefini bir ayetinde şu şekilde bildirir:
... Onlar(ı insanları saptırmak) için mutlaka Senin dosdoğru yolunda (pusu kurup) oturacağım. Sonra muhakkak önlerinden, arkalarından, sağlarından ve sollarından sokulacağım... (Araf Suresi, 16-17)
Şeytan bu nihai hedefine ulaşmak için insanları gaflet haline düşürecek çok özel ortamlar hazırlar. Bunun için insanların zayıf yönlerini kullanarak ince planlar yapar, senaryolar oluşturur ve bunları insanların nefislerinin en çok hoşlanacağı, en çok zevk alacağı hale getirmeye çalışır. Din ahlakından uzak insanlar da böyle ortamlarda, iman eden kişilerin aksine Allah'ı unutarak, ahireti hiç düşünmeyerek gaflet içinde bir ruh haline girerler.
Örneğin eğlence yerleri şeytanın bu ince planını kolaylıkla uygulamaya koyduğu mekanlardır. Çünkü din ahlakını yaşamayan insanlar, bu gibi yerlerde hiçbir şey düşünmeden, boş bir zihinle vakit geçirebilmektedir. Bu mekanlarda en değer verilen şeyler giyilen kıyafet, takılan takı, harcanan para ve çevredeki insanlardır. Kimsenin birbirini duyamadığı şiddetli bir müzik, dumandan kimsenin kimseyi göremediği puslu bir hava, patlayan flaşlar, yüksek sesli konuşmalar ve bağırtılar biraraya gelince, Allah korkusu olmayan insanların dikkatini kesinlikle toparlayamayacağı ve düşünemeyeceği ortam tamamlanmış olur.
Elbette insanların eğlenmeleri, neşe içinde olmaları, sohbetinden hoşlandıkları kişilerle beraber olmaları güzel nimetlerdir. Ancak, burada kastedilen ahiretin unutulduğu, Allah'ın adının anılmadığı ortamlardır. Yaratılış amacını tamamen unutmuş, Allah korkusunu kalbinde hissetmeyen, eğlenmek için değil buradaki gafil havayı yaşamak için vaktini böyle yerlerde geçiren kişilerin ne uyarıları düşünecek ne de anlayacak halleri kalmaz. Zaten böyle kişilerin, bu tür mekanları tercih edişlerindeki sebeplerden biri de "herşeyi unutmak" ve "düşünmemek"tir ki, bunu da sık sık dile getirirler. Böyle mekanlara, kendi ifadeleriyle "kafasını boşaltmak için gelen" bir insan, on dakika önce aklı başında davranırken, bir anda her türlü taşkınlığı normal karşılamaya başlar. Yine kendi ifadeleriyle "çılgınca eğlenmek" adına her türlü ahlaksızlığı makul karşılar, olan bitenlere karşı duyarsızlaşır. Nitekim bu tür ortamlardaki tabak kırıp dökmeler, masa devirmeler, peçete atmalar, ceket yakmalar, küfürlü sözlerle insanlara sataşmalar, tehdit savurmalar ve kavgalar sıkça yaşanan gaflet manzarasının sadece küçük bir bölümünü yansıtır.
Bu gibi ortamlarda Allah korkusu hissetmeyen insanların zihinlerinden faydalı bir düşüncenin geçmesi neredeyse imkansızdır. Kaldı ki böylesine kontrolden çıkmış, şiddet ve ahlaksızlığın teşvik edildiği bir ortam, burada bulunan kişilerin tam anlamıyla şeytanın telkinlerine açık duruma gelmesine zemin oluşturur. Ve böylelikle şeytan insanların, "düşünmeyin!" şeklindeki emrine itaat etmelerini sağlamış olur. Allah, "Onlardan güç yetirdiklerini sesinle sarsıntıya uğrat, atlıların ve yayalarınla onların üstüne yaygarayı kopar, mallarda ve çocuklarda onlara ortak ol ve onlara çeşitli vaadlerde bulun..." (İsra Suresi, 64) ayetiyle de şeytanın bu yöntemine dikkat çekmektedir.
İnsanların yoğun bir gaflet içinde yaşadıkları bu hayat, günümüzde sadece eğlence mekanları ile kısıtlı değildir. Bağırtıyla, gürültüyle, taşkınlıklarla insanların Allah'ın ayetlerini düşünmekten uzaklaştırıldıkları her ortam, şeytanın yukarıda bahsettiğimiz planının bir parçasıdır. Futbol maçlarında tribünleri, konserler sırasında stadyumları dolduran kalabalıkların oluşturdukları ve benzeri ortamlarda, şeytan aynı yöntemlerle kimi insanları düşünmekten uzaklaştırmaktadır. Birçok insan böyle yerlere eğlenmek, keyifli bir spor karşılaşması izlemek ya da güzel bir ses dinlemek için değil, insanlara bağırmak, kavga etmek, olay çıkartmak kısacası her türlü çirkin tavrı göstermek için gelir. Üstelik böyle yerlerde bir iki kişi değil, binlerle, on binlerle sayılabilecek bir kalabalık, toplu olarak birbirlerini etkileyebilir ve topluca gafil bir havaya girebilir.
Böyle bir ortamda birçok insan Allah'ın kendisini her yönden sarıp kuşattığını, her an ölüm melekleriyle karşılaşabileceğini aklına getirmeyebilir.
Benzer mekanları gaflete kapılmak için bir fırsat olarak değerlendiren ve gerçeklerden kaçan insan, ölüm meleklerini hiç beklemediği bir anda karşısında gördüğü zaman artık herşey için çok geçtir. Çünkü kişi dünya hayatını boş amellerin peşinde geçirmiş ve Kuran ayetlerini düşünmekten şiddetle kaçmıştır. Düşünmemek için türlü yöntemler denemiş, şeytanın oyunlarına kanmıştır. Oysa ölümü, hayatın geçiciliğini, Allah'a karşı sorumluluklarını düşünen bir kimsenin böyle gafil bir hali kabullenmesi mümkün değildir. Allah'ın her an canını alabileceğini ve ağzından çıkan her söz, aklından geçen her düşünce ve yaptığı her hareketten hesaba çekileceğini bilen bir kişi, nasıl bir ortamda olursa olsun bu gerçekleri aklından çıkarmaz ve gaflete kapılmaz.
Unutulmamalıdır ki, bir mekanda, Kuran ahlakına uygun şekilde eğlenmek yerine taşkınlık yapan bir kişiye de, o taşkınlıkları teşvik edenlere de, masaları devirip pervasız şekilde israf edenlere de ölüm aynı yakınlıktadır. Belki o kişi dışarı çıkar çıkmaz ölüm melekleriyle karşılaşacak, hiç beklemediği bir anda kendini Allah'ın karşısında hesap verirken bulacaktır.
İşte ölüm insana bu kadar yakınken, kişinin gaflet içinde hayatına devam etmesi, freni kopmuş bir kamyonun hızla üstüne geldiğini gördüğü, çarpıp onu parçalayacağını bildiği halde imkanı varken önünden çekilmemesine benzemektedir. Kişi isterse ömrü boyunca yüzlerce, binlerce kez taşkınlıklar sergilemiş, hatta bütün hayatını böyle geçirmiş olsun, ölüm melekleri canını alırken tüm yaşadıklarını geride bırakacaktır. İnsan eğer bu zamanlarını Allah'ın varlığından gaflet içinde geçirdiyse o gün, cahiliye toplumlarında "dünyayı doya doya, hakkıyla yaşamak" şeklinde ifade edilen bu hayatın, kendisine kayıptan başka birşey getirmediğinin farkına varacaktır. Rabbimizi ve hesap gününü unuttuğu için yaptığı her türlü taşkınlığın pişmanlığını yaşayacaktır. Allah Kuran'da inkarcıların gaflet içindeyken, kendilerine gelen hatırlatmalara verdikleri tepkileri şöyle bildirmektedir:
İnsanları sorgulama (zamanı) yaklaştı, kendileri ise gaflet içinde yüz çeviriyorlar. Rablerinden kendilerine yeni bir hatırlatma gelmeyiversin, bunu mutlaka oyun konusu yaparak dinliyorlar. Onların kalpleri tutkuyla oyalanmadadır... (Enbiya Suresi, 1-3)
"DÜŞÜNMENİN İNSANA ZARAR VERECEĞİ " YANILGISI
Cahiliye toplumlarında "düşünmenin insana zarar verdiği" şeklinde batıl bir inanış hakimdir. Bu büyük yanılgı, aslında şeytanın, insanların Allah'ın ayetleri üzerinde düşünmelerini engellemek için kullandığı başka bir taktiktir. Şeytan insanlara verdiği bu telkin sayesinde düşünmenin onları zora sokacağı, yorulmalarına sebep olacağı gibi bir telkinde bulunarak, onları Kuran'dan uzak tutar. Hatta cahiliye toplumunda fazla düşünmenin insanı delirteceğine inanılır. Bu inanç, şeytanın diğer oyunları gibi bir aldatmacadır. Aksine insan düşünmediğinde, düşünmemesinden kaynaklanan akılsızlıklardan ötürü pek çok sıkıntı yaşar.
Aynı şekilde insanların çoğu ölüm, ahiret gibi konular üzerinde düşünmenin de sorumluluklarını hatırlatacağını bildiklerinden, bu konuları da düşünmemeyi kendilerince bir çözüm olarak görürler. Bu bakımdan düşünmemek insanların kendi kendilerini kandırmak ve gerçekleri görmezlikten gelmek için kullandıkları en yaygın yöntemlerden biridir. Ancak düşünmediklerinde sorumlulukların ortadan kalkacağı yönündeki inanç çok büyük bir yanılgı, büyük bir aldatmacadır. İnsan istese de istemese de, düşünse de düşünmese de, sorumluluklarında bir eksilme ya da farklılaşma olmayacaktır. Çünkü Allah herkesi iman etmekle ve Kuran ahlakını yaşamakla sorumlu kılmıştır. Her insan dünya hayatında denenmektedir ve er ya da geç görmezden geldiği gerçeklerle yüz yüze gelecektir.
Düşünmemenin getirdiği sonuçlardan bir diğeri ise bu kimselerin etraflarında gelişen olaylardan, ya da bizzat kendi tecrübelerinden ibret almamalarıdır. Allah'ın insanların düşünüp davranışlarını düzeltmeleri için yarattığı olaylar bu kimseler üzerinde hiçbir değişikliğe sebep olmaz. Dünyada her an meydana gelen tüm olayların tesadüf eseri geliştiğine kendilerini inandırarak, yaşadıkları ibret verici olayların hikmetlerini takdir edemezler. Allah inkarcıların bu özelliğinden şöyle bahsetmektedir:
Görmüyorlar mı ki, gerçekten onlar her yıl, bir veya iki defa belaya çarptırılıyorlar da sonra tevbe etmiyorlar ve öğüt alıp (ders çıkarıp) düşünmüyorlar. (Tevbe Suresi, 126)
Oysa büyük felaketler, dünya hayatındaki şiddetli belalar ve sıkıntılar insanları düşünmeye sevk edecek çok önemli olaylardır. Fakat inkarcılar bu gibi olayları bir tartışma konusu haline getirir, olayların tesadüflerin bir eseri olduğunu dile getirmeye başlar ve bu şekilde düşünmekten kaçarlar. Allah'ın Kuran'da bildirdiği gibi "... Atalarımıza da (bazen) şiddetli sıkıntılar (bazen de) refah ve genişlikler dokunmuştu..." (Araf Suresi, 95) der, ve gaflet içindeki yaşamlarına devam ederler. Her belayı ve felaketi tesadüflerle, doğal nedenlerle açıklamaya çalışır, bunun bir hatırlatma olduğunu unutmaya, düşünmemeye çalışırlar. Başlarına gelen felaketleri anlamazlıktan gelerek, "tesadüflerin yanılgısı, büyük bir doğa olayı, zaten bekleniyordu, her toplumda böyle olaylar olur, büyük bir şanssızlık" diyerek, kendilerince bir açıklama getirirler. "Bu Allah'tan bizlere gelen bir uyarıydı" diyemez, böyle bir ihtimali dile getirmekten dahi çekinirler. İşte bu da şeytanın bir diğer taktiğidir.
Dünyada insanın başına gelen her türlü felaket, bela, sıkıntı ya da ahiretteki azabı hatırlatan herhangi bir olay Allah'ın insanlara lütuf olarak tanıdığı fırsatlardır. Allah dünya hayatındaki bu sıkıntıların şiddetini belirli bir derecede tutarak, insanların Kendisinden korkup sakınmalarını ve bu olaylardan ibret alarak, davranışlarını düzeltmelerini istemektedir. Bir ayette Allah dünyevi azapların hikmetini şöyle bildirmektedir:
Andolsun, Biz onlara belki (inkarcılıktan) dönerler diye o büyük (uhrevi) azabdan önce, yakın (dünyevi) azabtan da taddıracağız. Kendisine Rabbinin ayetleri hatırlatıldıktan sonra, yüz çevirenden daha zalim kimdir?... (Secde Suresi, 21-22)
Allah bu vesileyle insanlara ölümün yakınlığını, insanın her hareketinden sorumlu olduğunu, dolayısıyla emir ve yasaklarını uygulamaları gerektiğini hatırlatmaktadır. Ancak inkarcılar, şiddetli kibirleri nedeniyle tüm hatırlatmaları bir eğlence konusu haline getirir ve inkarlarını daha da artırırlar. Nitekim kendilerine Allah'ın azabından korkmalarını, Allah'ın ayetlerine uymalarını hatırlatan elçilere "Eğer doğru söylüyorsanız, şu tehdit (ettiğiniz azab) ne zamanmış?" (Mülk Suresi, 25) şeklinde meydan okuyan cevaplar verirler. Ya da "Andolsun, bu tehdit, bize ve bizden önceki atalarımıza yapılmıştı; bu, geçmişlerin uydurma masallarından başka bir şey değildir." (Mü'minun Suresi, 83) gibi ifadeler kullanarak çirkin bir cesaret gösterirler. Oysa Allah Araf Suresi'nin 95. ayetinde bu çirkin davranışlarının karşılığında bu kişilerin "kendileri hiç şuurunda değilken, kıskıvrak yakalandıklarını" ve çok büyük bir azabı hak ettiklerini haber vermektedir. Al-i İmran Suresi'nde insanlar, o zorlu günde tüm insanların nasıl bir ruh halinde olacakları hakkında düşünmeye şöyle davet edilirler:
Her bir nefsin hayırdan yaptıklarını hazır bulduğu ve her ne kötülük işlediyse onunla kendisi arasında uzak bir mesafe olmasını istediği o günü (düşünün). Allah, sizi Kendisinden sakındırır. Allah, kullarına karşı şefkatli olandır. (Al-i İmran Suresi, 30)
ŞEYTANIN EMRİ: "YARATILIŞIN DELİLLERİNİ GÖRMEZDEN GELİN"
Kainattaki her bir ayrıntı, doğadaki ve canlılardaki kusursuz sistemler son derece mükemmel bir düzene sahiptir. İçinde yaşadığımız evrenin en büyüğünden en küçüğüne kadar hangi parçasını incelersek inceleyelim, her birinin bilinçli bir yaratılışın delillerini ortaya koyduğunu görürüz. Asla şaşmayan bir düzen içinde yörüngelerinde ilerleyen gök cisimlerinden canlılığın devamı için gerekli olan atmosferdeki gazların dengesine, insanın yaşamını devam ettirebilmesi için özel olarak tasarlanmış bedeninden, her biri ayrı bir uzmanlık gerektiren hücre, protein, DNA, atom gibi en küçük parçalara kadar genellemekle bitiremeyeceğimiz binlerce detay vardır. Tüm bunlar en mükemmel şekilde var edilmiştir ve kusursuz bir şekilde varlığını sürdürmeye devam etmektedir.
Ancak inkarcılar Allah'ın varlığına ve birliğine dair sayısız delili görmezden gelir, canlıların varlığını başıboş tesadüflerle açıklamaya çalışırlar. İnsanın vücudundaki kusursuz tasarımı, doğadaki canlılardaki yaratılış mucizelerini, kirazın, çileğin, portakalın tadını, gülün, menekşenin, hanımelinin kokusunu, kusursuz görünüşlerini, gökyüzündeki yıldızların, Ay'ın, Güneş'in benzersiz özelliklerini kör tesadüflere bağlar, yaratılış gerçeğini reddetmek için her yönteme başvururlar. Bu kişilerin nihai iddiası, kainattaki her bir ayrıntının milyonlarca yıl süren başıboş bir tesadüf sürecinin sonucunda, şuursuz atomların biraraya gelmeleriyle meydana geldiğidir. Bu konuda karşımızdaki en net örnekler evrim teorisini körü körüne savunup, çevremizi saran milyonlarca yaratılış delilini görmezden gelen evrimci bilim adamlarıdır.
Hücrenin varlığından dahi haberdar olmayan, 19. yüzyılda yaşamış Charles Darwin adında amatör bir biyolog tarafından ortaya atılan bu teori, günümüz bilimsel gelişmeleri karşısında çok büyük bir hezimete uğramıştır. Ancak bu teorinin en önemli özelliği dini inkar eden materyalist ideolojilere hayat bulabilecekleri sözde bilimsel bir zemin hazırlaması olmuştur. Bu nedenle de evrim teorisi -bilim karşısındaki büyük yenilgisine rağmen- materyalist bilim adamları tarafından ayakta tutulmaya çalışılmaktadır. Bu bilim adamları yaratılış gerçeğini inkar etmek uğruna bilimin gerçeklerini görmezden gelmekte, delillere itibar etmemektedirler. Onları en çok rahatsız eden, şey ise yaratılış gerçeğinin delilleriyle ortaya konması ve evrim teorisinin açmazlarının, eksiklerinin ve hatalarının bilimsel kaynakların ışığında gözler önüne serilmesidir. Evrimci bilim adamlarının evrim teorisine olan bağlılıkları artık bilimsel bir yaklaşımdan çıkmış, fikri bir saplantı, körü körüne bir bağlılık halini almıştır.
Kuran'da kendilerine Allah'ın varlığının delilleri getirildiği halde, atalarının dinine olan bağlılıkları nedeniyle inkarda direnen kavimler örnek olarak verilmektedir. Her türlü delile rağmen inanmamakta direnmeleri inkarcıların ortak bir karakteri ve özelliğidir. Allah Kuran'da inkarcıların bu yönlerini pek çok ayetle haber vermektedir:
Andolsun, sizden önceki nesilleri, resulleri kendilerine apaçık deliller getirdiği halde, zulmettikleri ve iman etmeyecek oldukları için yıkıma uğrattık... (Yunus Suresi, 13)
Günümüzde yaratılışı inkar edenler de yukarıdaki ayette haber verilen önceki nesiller gibi iman etmekte direnmektedirler. Bu kişiler apaçık bilimsel delillere rağmen, evrenin ve tüm canlıların tesadüfler sonucu meydana geldiğini, tesadüf eseri yaşadıkları bir dünyada hiç kimseye karşı bir sorumluluklarının olmayacağını iddia edebilmekte ve Kuran'dan yüz çevirmektedirler. İnançlı insanlar çevrelerindeki her yaratılış delilini hayranlıkla ve dikkatle izlerken, Allah'ın yaratışındaki ihtişam karşısında her gün hayranlıkları kat kat artarken, diğerleri bu delilleri göremeyecek kadar körleşmişlerdir. Kuşkusuz bu, söz konusu insanların vicdanlarının körelmesinin ve Allah'ın hak kitabından uzaklaşmalarının bir sonucudur.
İnsanların gerçekleri görmezlikten gelmelerinin ardında yatan gizli neden ise, onların inkar etmeleri için çok ciddi bir çaba içinde olan şeytandır.
Kuran'da, "Kim Rahman'ın zikrini görmezlikten gelirse, Biz bir şeytana onun 'üzerini kabukla bağlattırırız'; artık bu, onun bir yakın dostudur. Gerçekten bunlar (bu şeytanlar), onları yoldan alıkoyarlar; onlar ise, kendilerinin gerçekten hidayette olduklarını sanırlar" (Zuhruf Suresi, 36-37) ayetlerinde de bildirildiği gibi şeytan bu insanları doğru yoldan alıkoymaktadır. Allah'ın kusursuz plan ve tasarımı her yeri kaplamışken, şeytan inkar edenleri gerçeklerden uzaklaştırmakta, dünyevi meşgalelerle oyalayarak onların bu delilleri görmezden gelmelerine neden olmaktadır.
Şeytanın oyununa kapılan bu insanlar, kendilerine hakkı söyleyen insanlara şiddetle karşı çıkmaktadırlar. Bu durum onların iman edenlere karşı öfkelenmelerine, kin ve nefret duymalarına neden olmaktadır. İnkarcıların Allah'ın varlığına dair delillerin kendilerine gösterilmesinden ve anlatılmasından duydukları rahatsızlığı Allah bir ayette şöyle bildirmiştir:
... Elçileri onlara apaçık delillerle gelmişlerdi de, ellerini ağızlarına götürüp (öfkelerinden ısırdılar) ve dediler ki: "Tartışmasız, biz sizin kendisiyle gönderildiğiniz şeyleri inkar ettik... (İbrahim Suresi, 9)
Bu konuyu önemli kılan asıl sebep, inkar edenlerin gerçekleri -Allah'ın varlığına dair delilleri ve Kuran'ın hak kitap olduğunu- kasıtlı olarak görmezden gelmeleridir. Bu kimseler bu gerçekleri bile bile inkar eder, düşünmek istemezler. Allah'ın "… Oysa onlardan bir bölümü Allah'ın sözünü işitiyor, (iyice algılayıp) akıl erdirdikten sonra, bile bile değiştiriyorlardı." (Bakara Suresi, 75) ayetinde bildirdiği gibi akıl erdirmekte, ama inkar etmektedirler. Çünkü yaratılış gerçeğini fark etmek, Allah'ın eşsiz sanatını takdir edebilmek için uzun uzun düşünmeye, saatlerce araştırmaya ya da okumaya gerek yoktur. İnsan vicdanının sesini dinleyip, samimi bir kalple biraz dikkat sarf ettiği, birkaç saniye düşündüğü takdirde yaratılış gerçeğini inkar edemeyecek duruma gelecektir. Yapması gereken tek şey vicdanının sesine kulak vermesi ve şeytanın yöntemlerine karşı dikkatli olmasıdır.
ŞEYTANIN EMRİ: "BÜYÜKLENİN"
Allah'ın ayetlerine iman etmeyenlerin, O'nun emir ve yasaklarına itaat etmeyenlerin ortak özelliklerinden biri de ''kibir ve kendi aklını beğenme''dir. Şeytan insanlara büyüklenme hissi vererek insanları Allah'a teslim olmaktan, Kuran ayetlerini dinlemekten alıkoyar.
Allah'ın "Ona ayetlerimiz okunduğunda, sanki işitmiyormuş ve kulaklarında bir ağırlık varmış gibi, büyüklük taslayarak (müstekbirce) sırtını çevirir. Artık sen ona acı bir azap ile müjde ver." (Lokman Suresi, 7) ayetiyle bildirdiği gibi insanlar enaniyetleri nedeniyle ayetlerden yüz çevirir.
Şeytan insanlara şiddetli bir büyüklenme duygusu vererek, herşeyi en doğru ve eksiksiz şekilde kendisinin bildiğine inandırır. Bu nedenle de kişi çevresinden gelen hatırlatmalara, tavsiye ve eleştirilere açık olmaz, bunlara alayla ve kibirle karşılık verir. Hiç kimseyi ya da hiçbir şeyi yol gösterici tanımadığı gibi, sadece kendi inancından vazgeçmemek uğruna yanlış olduğunu gördüğü şeylerden dahi vazgeçemez. Kendi fikrinin bazı eksiklikleri, hatalı yönleri olduğundan biraz olsun şüphe etse dahi doğruyu görebilecekken, hiçbir konuda ikna edilemeyen, inatçı, sabit fikirli ve kuralcı bir karaktere sahip olur.
Bu nedenle de kendine yapılan daveti samimiyetle değerlendirmez, yanlış anlar, iman edenlerin bu davetle kendine karşı bir üstünlük sağlamak peşinde olduğunu düşünürek kendini kandırır. İman edenlerin hiçbir karşılık beklemeden, sadece Allah'ın rızası için insanlara Kuran ahlakını anlattıklarına bir türlü inanmak istemez. İnkarcıların bu genel kanaatine, geçmiş kavimlerin önde gelenleri ile ilgili bir ayette şöyle dikkat çekilmektedir:
Bunun üzerine, kavminden inkara sapmış önde gelenler dediler ki: "Bu, sizin benzeriniz olan bir beşerden başkası değildir. Size karşı üstünlük elde etmek istiyor. Eğer Allah (öne sürdüklerini) dilemiş olsaydı, muhakkak melekler indirirdi. Hem biz geçmiş atalarımızdan da bunu işitmiş değiliz." (Müminun Suresi, 24)
Ancak unutulmamalıdır ki kibir ve büyüklenmenin kişiye verdiği kayıplar çok büyüktür. Boş bir gurur savaşı veren inkarcılar öncelikle doğruyu yanlıştan ayırt etme ve yapmakta oldukları yanlışlardan dönme, kendilerini ıslah etme gibi çok önemli bir fırsatı kaybetmiş olurlar. Kendilerinde bir hata olabileceğini asla kabul etmedikleri için, eksikliklerini giderme, kendilerini geliştirme imkanları da olmaz. Çünkü her türlü davete daha baştan kapıyı kapatmışlardır. Hatırlatılanların kendi yararlarına olup olmadığını değerlendirmeyi bile düşünmezler. Kendi fikirlerinin, düşüncelerinin ve inançlarının doğruluğundan o kadar emindirler ki, kendilerinden daha akıllı bir kişinin olabileceğine ihtimal dahi vermezler. Dolayısıyla kendi fikirleri, teşhisleri, yöntemleri üzerinde kimseyi, kısacası kendileri dışında hiçbir otoriteyi tanımazlar. Büyüklük gururunun kişiyi Allah'a karşı isyana sürükleyebileceğini, Allah bir ayetinde şöyle haber verir:
Ona: "Allah'tan kork" denildiğinde, büyüklük gururu onu günaha sürükler, kuşatır… (Bakara Suresi, 206)
Nitekim geçmişte Firavun da Hz. Musa'nın peygamberlik makamını ve onun Allah'a boyun eğmesi yönündeki tekliflerini gururuna yedirememiş ve kendisinin böyle bir makama gerek güç gerekse maddi imkanlar bakımından daha çok layık olduğunu düşünmüştür. Boş bir büyüklenme içine girerek Allah'a başkaldırmış, kendisine anlatılanları dinlememiş, kibiri nedeniyle Allah'ın ayetlerinden yüz çevirmiştir. Aynı şekilde kavmine de Allah'ın ayetlerinden yüz çevirmeleri yönünde baskı uygulamıştır. Taha Suresi'nde Firavun'un kavmine şu şekilde seslendiği bildirilir:
(Firavun) Dedi ki: "Ben size izin vermeden önce O'na inandınız öyle mi? Şüphesiz o, size büyüyü öğreten büyüğünüzdür. O halde ben de sizin ellerinizi ve ayaklarınızı çapraz olarak keseceğim ve sizi hurma dallarında sallandıracağım. Siz de elbette, hangimizin azabı daha şiddetliymiş ve daha sürekliymiş öğrenmiş olacaksınız." (Taha Suresi, 71)
Kibir ve gururundan kaynaklanan zorbalığıyla ve zulümleriyle anılan Firavun da bu bakımdan şeytanın tam etkisi altına girmiş, onun emirlerini eksiksizce uygulamış bir kişiydi. Onun bu azgın karakterini Allah "ölçüyü taşıran bir mütekebbirdi" (Duhan Suresi, 31) ayetiyle haber vermiştir.
İnsana bu müstekbir ahlakı emreden şeytandır. Ancak şeytan insanların "büyüklenin!" şeklindeki emrine itaat etmelerini yeterli görmez. Onun isteği kendi yandaşlarının da onunla birlikte Allah'a karşı isyan içinde olmalarıdır. Bir ayette Allah şeytanın gerçek hedefini şöyle haber verir:
Dedi ki: "Rabbim, beni kışkırttığın şeye karşılık, andolsun, ben de yeryüzünde onlara, (sana başkaldırmayı ve dünya tutkularını) süsleyip-çekici göstereceğim ve onların tümünü mutlaka kışkırtıp-saptıracağım." (Hicr Suresi, 39)
Nitekim şeytan, bu amacına ulaşabilmek için isyan etmeyi iman etmeyenlerin gözünde güzel göstermeye çalışır. Bu sebeple inkarcılar kendilerini Allah'ın emir ve yasaklarına uymaya çağıran müminlere karşı da son derece asi tavırlar sergiler ve bilgilerinin eksik olabileceğine ihtimal vermezler. Yapılan daveti dinlemez, Kuran ayetlerine kulak vermez, büyüklenerek sırt çevirirler. Kuran'da Allah Hz. Musa'nın tebliğine Firavun'un azametle karşılık vermesinden şöyle bahsetmektedir:
(Musa) Ona büyük mucizeyi gösterdi. Fakat o, yalanladı ve isyan etti. Sonra (karşı yönde) çaba harcayıp sırtını döndü. Sonunda (yardımcı güçlerini) topladı, seslendi; dedi ki: "Sizin en yüce Rabbiniz benim." (Naziat Suresi, 20-24)
Kısacası inkarcılar her yönden en üstün olanın kendileri olduğuna inanmak isterler. Firavun örneğinde de görüldüğü gibi kendilerinin aciz bir kul olduklarını kabul etmeyi gururlarına bir türlü yediremezler. Terk edemedikleri bu kibir duygusu da onları isyana sürükler. Hatta "Ayetlerimiz onlara, gözler önünde sergilenmiş olarak gelince... Vicdanları kabul ettiği halde, zulüm ve büyüklenme dolayısıyla bunları inkar ettiler..." (Neml Suresi, 13-14) ayetlerinde olduğu gibi Allah'ın varlığını delilleriyle görseler bile şeytanın kışkırtmalarıyla inkarlarında ısrar ederler. Şüphesiz dünyada Allah'a başkaldırarak şeytanın emirlerine uyanlar, bu tavırlarının karşılığı olarak ahirette zillete düşüp, hesap vereceklerdir:
Ayetlerimizi yalanlayanlar ve onlara karşı büyüklenenler, işte onlar ateşin arkadaşlarıdır; onda sonsuzca kalacaklardır. Öyleyse, Allah'a karşı yalan uydurup iftira düzenden veya ayetlerini yalanlayanlardan daha zalim kimdir?... (Araf Suresi, 36-37)
ŞEYTANIN EMRİ: "DİNLEMEYİN"
Şeytan doğrunun ve iyinin duyulmasına asla taraftar değildir. Çünkü Kuran'ı duyan ve dinleyen bir kişi vicdanının sesine uyarak, iyilerin yanına geçebilir; hakkı uygulamaya, yaşamaya ve yaşatmaya başlayabilir. İşte bu yüzden şeytan öncelikle taraftarlarını Kuran'dan, dolayısıyla da Kuran'ı tebliğ eden Müslümanlardan uzak tutmaya çalışır. Allah insanları güzel ve doğru olanı yapmaya, Allah'ın hoşnutluğunu kazanarak nimet içinde yaşam sürmeye davet ederken, insanların çoğu şeytanın emirlerine uyarak kendilerine anlatılanı duymamak için ellerinden gelen herşeyi yaparlar. Allah, "İnkar edenler dediler ki: 'Bu Kuran'ı dinlemeyin ve onda (okunurken) yaygaralar koparın. Belki üstün gelirsiniz'." (Fussilet Suresi, 26) ayetiyle bu kimselerin nasıl bir yaklaşım içinde olduklarını bildirmiştir.
İnkar edenler Kuran'ı dinlememek için çeşitli demagoji yöntemlerine başvurur, yüksek sesle üstün gelmeye çaba harcar, konuyu değiştirmeye çalışır, saldırgan bir üslupla ayetlerin okunmasını engellemeye gayret ederler. Bu yöntemler işe yaramazsa, bu kez iman edenleri susturmak için şiddete, tehdite ve türlü baskı yöntemlerine başvurabilirler. Bunları yapmalarının nedeni ise duydukları gerçeklerden etkileneceklerinden, vicdanlarının harekete geçeceğinden ve bazı düşüncelerinin ne kadar hatalı olduğunu fark edeceklerinden korkmalarıdır. Bu korkularını onların yüz ifadelerinden, tavırlarından, Kuran ayetleri okunurken ve yaratılış gerçeği anlatılırken bir anda paniğe kapılmalarından hemen anlamak mümkündür.
Kuran'da insanlara rahmet ve müjde olacak, onların dünya ve ahiret hayatlarında kurtuluşlarını sağlayacak her türlü bilgi sahip olmasına karşın, inkarcıların hakkı dinlemekten kaçacaklarını bildiren ayetlerden birkaçı şöyledir:
"Bilen bir kavim için, ayetleri (çeşitli biçimlerde, birer birer) 'fasıllar halinde açıklanmış' Arapça Kur'an (veya okunan) kitaptır; Bir müjde verici ve bir uyarıcı olarak. Ama çoğu yüz çevirdiler. Artık onlar dinlemezler. (Fussilet Suresi, 3-4)
Onlara: "Önünüzde ve arkanızda olandan sakının, belki esirgenirsiniz" denildiğinde, (dinlemeyip inkara devam ederler). Onlara, Rablerinin ayetlerinden bir ayet gelmeyi görsün, mutlaka ondan yüz çevirirler. (Yasin Suresi, 45-46)
Kuran'da bu konuda Hz. Nuh'un kavmi örnek olarak verilmektedir. Kavimlerine Allah'ı tek İlah edinmelerini, güzel ahlakı yaşamalarını öğütleyen tüm peygamberler gibi Hz. Nuh da kavminin direnişiyle karşılaşmıştır:
Dedi ki: "Rabbim, gerçekten kavmimi gece ve gündüz davet edip durdum. Fakat davet etmem, bir kaçıştan başkasını artırmadı. Doğrusu ben, onları bağışlaman için her davet edişimde, onlar parmaklarını kulaklarına tıkadılar, örtülerini başlarına çektiler ve büyüklük tasladıkça büyüklük gösterip-direttiler." (Nuh Suresi, 5-7)
Ayette de bildirildiği gibi Hz. Nuh kavmini türlü şekillerde Allah'a iman etmeye davet etmiş, ancak kavmi onun anlattıklarını dinlememek için her yolu denemiştir. Ancak burada önemle vurgulanması gereken bir nokta vardır. Elçilerin bu davetlerinden yüz çevirenler ve Allah'ın vahyini dinlememek için kulaklarını tıkayanlar, bunu ön yargıları ve şeytanın güçlü telkinleri nedeniyle yapmaktadırlar. Çünkü inkar edenler, daha tek bir kelime dahi dinlemeden, elçilere indirilen kutsal kitapları okumadan, anlatılanlara bir anda karşı çıkarlar. Allah Kehf Suresi'nin 101. ayetinde inkarcıların "Kuran'ı dinlemeye katlanamadıklarını" bildirir. Bu insanlar, inançsızlıktan vazgeçmemeye şartlanmış oldukları için, "zaten dinlesem de vazgeçmeyeceğim" diyerek daha en başından yüz çevirirler.
Oysa böyle bir durumda mantıklı olan, yapılan daveti dinlemek, anlatılanlar hakkında detaylı bilgi edinmek, Allah'ın hak kitabını dikkatlice okumak olmalıdır. Ancak inkar edenler şeytanın "dinlemeyin!" şeklindeki emrine uyar ve daha en başta yüz çevirirler. Çünkü şeytan çok iyi bilmektedir ki, eğer insanlar Kuran'ı samimi bir kalple dinlerlerse üzerlerindeki gaflet hali kalkacak ve açık bir şuurla Kuran'da bildirilen gerçeklerin farkına varacaklardır. İşte bu nedenle şeytan şiddetle insanların Kuran'ı dinlemesini engellemeye çalışmaktadır.
Onun bu tuzağına düşüp, Kuran'ı dinlememek için kulaklarını tıkayanlar bilmelidirler ki, hesap günü kitapları sol yanlarından verildiğinde çok büyük bir pişmanlık yaşayacaklardır. O gün şeytanın fırkasının tek istediği şey ise ölümün herşeyi kesip bitirmesi olacaktır:
Kitabı sol eline verilen ise; o da, der ki: "Bana keşke kitabım verilmeseydi. Hesabımı hiç bilmeseydim. Keşke o (ölüm herşeyi) kesip bitirseydi. Malım bana hiçbir yarar sağlayamadı. Güç ve kudretim yok olup gitti." (Allah buyruk verir:) "Onu tutuklayın, hemen bağlayın. Sonra çılgın alevlerin içine atın. Daha sonra onu, uzunluğu yetmiş arşın olan bir zincire vurup gönderin. Çünkü, o, büyük olan Allah'a iman etmiyordu. Yoksula yemek vermeye destekçi olmazdı. Bundan dolayı bugün, kendisine hiçbir sıcak dost yoktur. İrin ve kan karışımından başka bir yemek yoktur. Bunu da, hata edenlerden başkası yemez." (Hakka Suresi, 25-37)
ŞEYTANIN EMRİ: "İMAN EDENLERE YAKLAŞMAYIN, UZAK DURUN"
Şeytanın insanların Kuran'da anlatılan gerçekleri dinlemelerine, okuyup öğrenmelerine engel olabilmek amacıyla verdiği bir diğer emir ise ''yaklaşmayın, uzak durun'' şeklindedir. Bunun için kendisine tabi olanları, Kuran'ı okuyan, hatırlatan, yaşayan ve Kuran'a davet eden kimselerden uzak tutmaya çalışır. Onlarla birlikte olmanın kendi fırkası üzerinde çok olumsuz bir etkisi olacağına inanır. Çünkü iman edenler Allah'a olan güçlü teslimiyetleri nedeniyle her hareketleriyle, her tavırlarıyla ve her konuşmalarıyla insanlara Allah'ı hatırlatır, güzel ahlaklarıyla çevrelerinde olumlu bir etki yaratırlar. Müminlerle birlikte olan insanlar isteseler de istemeseler de bu olumlu halden etkilenirler ve İslam'a karşı kalpleri ısınır. Oysa bu, şeytanın en istemediği şeydir. Bu nedenle de inkar edenlere iman edenlerden uzak durmalarını, onlarla herhangi bir bağlantıya girmemelerini emreder. Hatta iman edenlere karşı ters, saldırgan, alaycı bir tavır sergilemelerini ister, çünkü böylece aralarında olumlu bir ilişkinin oluşma ihtimalini azaltmış olur.
Şeytanın bu güçlü telkini nedeniyle inkar edenler Allah'a iman eden kişilerden uzak durmaya özen gösterirler. Bir kişinin iman ettiğini, Allah için yaşadığını bilmeleri inkarcıların bu kişiden uzaklaşmaları ya da ona karşı kin duymaları için yeterli olur. Çünkü müminler, hatırlattıkları gerçekler nedeniyle inkarcıların din ahlakından uzak yaşamları için manevi bir tehlike konumundadırlar. Kuran'da inkarcıların, Allah'ın ayetlerini zikreden ya da hatırlatan müminlere karşı tavırları şu şekilde tarif edilir:
O inkar edenler, zikri (Kuran'ı) işittikleri zaman, seni neredeyse gözleriyle devireceklerdi. "O, gerçekten bir delidir" diyorlar. Oysa o (Kur'an), alemlere bir zikr (öğüt, hatırlatma, hüküm ve üstün bir şeref)den başka bir şey değildir. (Kalem Suresi, 51-52)
Onlara karşı apaçık olan ayetlerimiz okunduğu zaman, sen o inkar edenlerin yüzlerindeki 'red ve inkarı' tanıyabilirsin. Neredeyse, kendilerine karşı ayetlerimizi okuyanın üzerine çullanıverecekler… (Hac Suresi, 72)
Ayetlerde inkar edenlerin iman edenlere karşı kinleri, şiddetli düşmanlıkları belirtilmekte ve bunun tek nedeninin de Allah'ın ayetlerinin okunması olduğu bildirilmektedir.
İnkarcıların amaçlarından biri de kendileri gibi diğer insanları da din ahlakından uzak tutmak, doğru yoldan saptırmaktır. Bu nedenle de iman edenlere karşı bir sempati besleyen, onlarla görüşmek ve fikirlerini dinlemek isteyen kişileri engellemek için ellerinden geleni yapar, uzak tutmak için gayret gösterirler. Böylelikle Allah'ı ve O'nun ayetlerini hatırlatacak, ölümün yakınlığı üzerinde düşünmelerini söyleyecek, hesap günü ile uyarıp korkutacak ve vicdanlarını harekete geçirecek birilerinin çevrelerinde bulunmasını engellemiş olurlar. Herkes kendileri gibi olduğunda ise Kuran ayetlerinden kaçarak, yaratılış amaçlarını düşünmeden yaşamaları daha kolay olacaktır.
İnkarcıların nihai hedefleri iftiralarla, baskılarla iman edenleri toplumdan uzak tutmak, tüm ilişkilerini kesmektir. Çünkü bu, onların insanları hakka davet etmelerini engellemenin en kesin çözümüdür. Bu konuda Kuran'da verilen örneklerden biri Kehf Ehli'dir.
İman sahibi bir grup genç olarak tarif edilen bu kişiler, inkarcı kavimlerinin şiddetli baskıları nedeniyle bir mağaraya sığınmak zorunda kalmışlardır. Kehf Suresi'nde bu kişilerle ilgili olarak şu şekilde bildirilir:
Onların kalpleri üzerinde (sabrı ve kararlılığı) rabtetmiştik; (Krala karşı) Kıyam ettiklerinde demişlerdi ki: "Bizim Rabbimiz, göklerin ve yerin Rabbidir; ilah olarak biz O'ndan başkasına kesinlikle tapmayız, (eğer tersini) söyleyecek olursak, andolsun, gerçeğin dışına çıkarız." "Şunlar, bizim kavmimizdir; O'ndan başkasını ilahlar edindiler, onlara apaçık bir delil getirmeleri gerekmez miydi? Öyleyse Allah'a karşı yalan uydurup iftira düzenden daha zalim kimdir?" (İçlerinden biri demişti ki:) "Madem ki siz onlardan ve Allah'tan başka taptıklarından kopup-ayrıldınız, o halde, (dağlara çekilip) mağaraya sığının da Rabbiniz size rahmetinden (bolca bir miktarını) yaysın ve işinizden size bir yarar kolaylaştırsın." (Kehf Suresi, 14-16)
Bunun yanı sıra inkar edenler tarih boyunca peygamberlerin de toplum tarafından destek görmelerini engellemek için türlü iftira ve baskılara yeltenmişlerdir. Bu iftiraların tek nedeni insanların onlardan kaçmalarını, uzaklaşmalarını sağlamaktır. Ancak inkarcılar -aynı Hz. Nuh'un kavmine olduğu gibi- bu yaptıklarından ötürü sadece kendilerini hüsrana uğratmaktadırlar:
Onlar, hem ondan alıkoyarlar, hem kendileri kaçarlar. Onlar, yalnızca kendi nefislerinden başkasını yıkıma uğratmazlar ama şuurunda değildirler. (En'am Suresi, 26)
ŞEYTANIN EMRİ: "KURAN AHLAKINI ANLATAN KİTAPLARI OKUMAYIN, OKUTMAYIN"
Tarih boyunca inkarcılar, insanların iman etmelerine engel olmak, iman edenleri ise inançlarından koparmak amacıyla çeşitli yöntemlere başvurmuşlardır. Bu yöntemlerin başlıcalarından biri ise, insanları, din ahlakı konusunda bilgilendirecek, güzel ahlakı öğretecek kitaplardan uzak tutmaya çalışmaktır. Nitekim bu amaçla sayısız kitap yakılmış, tahrip edilmiş ya da kitapların basımı ve yayılması engellenmiştir. Özellikle de günümüzde komünist ve materyalist yönetimler insanlara Allah'ın varlığının delillerini göstermeyi hedefleyen ve Kuran ahlakını anlatan kitapların okunmasını, okutulmasını baskılarla, komplolarla, iftiralarla engellemeye çalışmışlardır.
Yaratılış gerçeğini ve Kuran hakikatlerini anlatan kitapları bilinçli olarak zararlı ve bilim dışı olarak lanse edip, insanları Allah'a iman etmeye davet eden kişilerin toplum içindeki saygınlıklarını zedelemeye çalışmışlardır.
Aslında tüm bunlar, şeytanın, insanların Allah'ı inkar etmeleri için uygun bir zemin hazırlama amacıyla yaptırdığı çalışmalardır. Bir kısım din ahlakından uzak çevreler de şeytanın insanların okuyup öğrenmelerine, muhakeme edip gerçekleri bilmelerine engel olma yönündeki bu hedefine aracı olurlar. Bu uygulamalar Rusya, Çin gibi komünist ülkelerde açıkça yapılırken, materyalist bir hayat anlayışına sahip yönetimlerce de teşvik edilmiş, yaygın bir şekilde uygulanmıştır. Komünist Rusya'nın Müslüman Türki Cumhuriyetlerde alfabeyi değiştirmesi, daha sonra tüm kitap basımlarını kontrol altına almasının ardında yatan nedenlerden biri de insanların dinlerini öğrenmelerini engellemek, dolayısıyla da kimliklerini kaybetmelerini sağlamaktır. Aynı şekilde Çin yönetiminin Doğu Türkistan halkının Müslüman kimliklerini kaybetmeleri için, Kuran ve Kuran'ı anlatan kitaplar okunmasını yasaklaması buna önemli bir örnektir.
Sonuç olarak inkarcılar yaratılışa dair kitapları başkalarına okutmadıkları gibi kendileri de bu kitaplardan uzak dururlar. Çünkü Allah'ı ve din ahlakını anlatan eserleri okuduklarında kendi felsefelerinden şüpheye düşmekten, savundukları fikirlere olan inançlarını yitirmekten korkarlar. Bu sebeple komünist lider Lenin'in seneler evvel "insanın kendini dine kaptırmaması için dinden uzak durması gerektiği" yönünde verdiği öğütleri, kendisinden sonra gelen inkarcılar da birbirlerine vasiyet ederek titizlikle uygulamaktadırlar.
Üzerine hayatlarını kurdukları dinsiz felsefelerini yitirmek, Allah'ın varlığını ve herşeyi O'nun yarattığı gerçeğini kabul etmek durumunda kalmak bu insanlar için adeta bir kabus haline gelmiştir. Bu nedenle kendilerinden önceki kavimler gibi, Allah'a teslim olmaktan şiddetle kaçmakta, Allah'ın bir lütuf olarak kendilerine gönderdiği hak kitaptan faydalanamamaktadırlar. Ancak bu kaçış, onlara kayıptan başka bir şey artırmayacaktır.
ŞEYTANIN EMRİ:"ALAY EDİN"
İnkarcıların Kuran'ı dinlememek için en sık başvurdukları yöntemler arasında, Allah'ın ayetleriyle ve müminlerle alay etmeleri yer alır. Allah, inkarcıların birbirlerine adeta vasiyet ettikleri bu ahlak bozukluğunu bir ayetinde şöyle bildirir:
Onlara Rablerinin ayetlerinden bir ayet gelmeyiversin, mutlaka ondan yüz çevirirler. Kendilerine hak gelince, onu yalanladılar; fakat alaya aldıklarının haberleri onlara gelecektir. (Enam Suresi, 4-5)
Bir başka ayette ise şu şekilde belirtilmektedir:
Fakat onlara ayetlerimizle geldiği zaman, bir de ne görsün, onlar bunlara (alay edip) gülüyorlar. (Zuhruf Suresi, 47)
Alay etmelerinin altında yatan en önemli neden ise anlatılanları dinlemek istememeleridir. Çünkü bu gerçeklere kulak verdiklerinde vicdanlarının harekete geçeceğinden, ahiretin varlığının, ölümün ve dünya hayatındaki sorumluluklarının akıllarına geleceğinden korkarlar. Bu nedenle de Allah'ın elçileri vasıtasıyla indirdiği dinlerle alay etmek kastıyla bu konularda kendilerince karikatürler çizer, mizahi yazılar yazar, bununla neşe bulmaya ve Kuran'da bildirilen gerçekleri unutmaya çalışırlar.
İnkar edenlerin bu alaycı üslubu, şeytanın fırkasında birbirlerine karşı derin bir saygı ve hayranlık meydana getirir. Alaycılığı bir meziyet olarak gördüklerinden, bunu yapan kişiye saygı duyar, özenirler. Bu yaptıklarından dolayı iman edenlerin zarar göreceklerini ve moral çöküntüsüne gireceklerini düşünmeleri ise en büyük yanılgılarıdır. İnananların bu duruma olan bakış açısını kesinlikle kavrayamazlar. Çünkü onlar, alayı bir güç gösterisi ve üstünlük olarak algılarlar. Halbuki alay çaresizliğin ve güçsüzlüğün alametidir. Alay, fikri bir açıklaması, karşısındaki fikre karşı getirebilecek bir delili olmayan kişilerin bu zayıflıklarını ve komplekslerini gizlemek için kullandıkları cahilce bir yöntemdir. Kuran'da bu konuya özellikle dikkat çekildiği için alayın dine inanmayanların, inananlara karşı bir yöntemi olduğunu bilen Müslümanlar bu tavrı ibadet hazzı ile karşılarlar. Fakat alay eden bir kimse bunu bilmediği için, yaptığının çok etkili olduğunu düşünür. Aynı şey kendisine yapıldığında kendinde oluşturacağı etkiyi düşünüp, karşı tarafın da olumsuz bir şekilde etkilendiğinden emin olur.
İnkarcılar günümüzde de Kuran ayetleri ve iman edenler hakkında alaylı tartışmalara dalarak, dini esprilerine ve fıkralarına konu edinerek inkarlarının bir üstünlük olduğu havasını vermeye çalışırlar. Alayla kendi inkarlarını haklı göstermeye çalışan bu kişiler, Allah'ın "(Asıl) Allah onlarla alay eder ve taşkınlıkları içinde şaşkınca dolaşmalarına (belli bir) süre tanır" (Bakara Suresi, 15) ayetiyle de belirttiği gibi, ancak kısa bir süre bu alaylarını devam ettirebileceklerdir. Ancak ölüm gelip çattığı zaman "… alay konusu edindikleri şey de kendilerini çepeçevre kuşatmıştır." (Zümer Suresi, 48) ayetine uygun bir ortamla karşılaşacaklardır.
Allah Kuran ayetleriyle alay edenlerin cehennem azabı karşısındaki durumlarını Kuran'da şu şekilde tarif etmektedir:
Hayır, sen (bu muhteşem yaratışa ve onların inkarına) şaşırdın kaldın; onlar ise alay edip duruyorlar.
Kendilerine öğüt verildiğinde, öğüt almıyorlar.
Bir ayet (mucize) gördüklerinde de, alay konusu edinip eğleniyorlar.
"Bu, açıkça bir büyüden başkası değildir" dediler.
"Biz öldüğümüz, toprak ve kemik olduğumuzda mı, gerçekten biz mi diriltilecekmişiz?"
"Veya önceki atalarımız da mı? "
"De ki: "Evet, üstelik boyun bükmüş kimseler olarak (diriltileceksiniz)."İşte o, yalnızca bir tek çığlıktan ibarettir; artık kendileri (diriltilmiş olarak) bakıp duruyorlar. Derler ki: "Eyvahlar bize; bu, din günüdür."
"Bu, sizin yalanladığınız (mü'mini kafirden, haklıyı haksızdan) ayırma günüdür." (Saffat Suresi, 12-21)
ŞEYTANIN EMRİ: "ÇOĞUNLUĞA UYUN"
İnsanların Kuran'da bildirilen gerçeklerden gaflet içinde olmalarının ve Allah'ın ayetlerini inkar etmelerinin en önemli nedenlerinden biri de şeytanın onları "inkar eden insanların çokluğuyla" kandırmasıdır. İnsanların büyük bir bölümünün Allah'ı inkar etmesi, yaratılış gerçeğinden kaçması ve Kuran ahlakına uygun olmayan bir hayat yaşaması, kendi hayatını toplumdaki genel kabullere göre ayarlayan bir insan için çok büyük bir kaçış noktasıdır. Bu nedenle de kendisine sorulan her soruya "herkes o şekilde yapıyor, onlar da inkar ediyor, onlardan bu şekilde gördüm!" şeklindeki kalıplaşmış cevaplar verir. İçinde bulunduğu durum nedeniyle de bağımsız ve hür düşünmesi neredeyse imkansız hale gelir.
Bu insanlar, düşünmeden, hayatın akışına kapılarak, ezbere yaşadıklarından "ben neden bunları yapıyorum, neden bu insanlarla beraberim, neden bu kişiyi izliyorum, neden düşünmeden hareket ediyorum?" gibi soruları kendilerine sormazlar. Akıl ve vicdanlarını kullanma ihtiyacı duymadan, içinde bulundukları topluluğun doğru ve yanlışlarını olduğu gibi benimser, onların yaşam biçimleri içinde sürüklenirler. Bu inançlarına gösterebilecekleri tek mazeret ise içinde yaşadıkları toplumun genel kabulleridir.
Allah'ın ayetlerinden yüz çevirerek, kendi bozuk mantık ve düşünce yapılarını yol gösterici edinmeleri, onların "kalabalığın gücü olduğu" gibi batıl bir inanca kapılmalarına sebep olur. Bu yanılgılarının doğal bir sonucu olarak, içinde yaşadıkları ya da bağlı oldukları topluluk ne kadar fazla sayıda ise üzerlerindeki yaptırım gücü de o derece kuvvetli olur. Kalabalık bir toplulukla birlikte hareket eden kişilerin de doğal olarak müstakil düşünüp, karar vermeleri o derece güçleşir. Birbirlerinin izni, onayı olmaksızın hareket etmekten çekinirler. "Çoğunluğa uyma" psikolojileri yüzünden, hakkı, doğruyu bilseler bile, bunu açıklamaktan çekinerek samimi kanaatlerini gizlerler.
Bu konuda en sık rastladığımız örneklerden biri dünya çapında evrim teorisini savunan materyalist bilim adamlarıdır. Evrime inananlar "yıllardan beri savunulduğuna göre bu doğrudur" diye düşünür, "bu kadar insan evrime inanıyorsa, benim de inanmam gerekir" düşüncesinden yola çıkar ve "herkes bilimsel gerçekleri görmezden geliyorsa, herhalde benim de öyle yapmam gerekir" sonucuna varırlar. Böylece toplu halde evrim teorisini herşeye rağmen ve körü körüne- savunmayı kendilerine bir görev edinirler.
Bu çevrelerin Allah'ın varlığını inkar edebilmek için öne sürdükleri senaryoların dayanak noktası "herkes inanıyorsa doğrudur" şeklindedir. Öyle ki, dünya çapındaki bu organize yalana karşı ilmi bir mücadele yürütebilmek cesaret isteyen, insanın karşısına milyonlarca kişiyi almasını gerektiren bir duruma dönüşmüştür.
Nitekim insanların büyük bir bölümü gerektiği zaman "Onlar dini inkar ediyordu, herkesin birden yanılması zor diye düşündüm" şeklinde bir mazerete sığınabileceklerini planlıyor olabilirler. Ancak Allah Enam Suresi'nin 116. ayetinde "Yeryüzünde olanların çoğunluğuna uyacak olursan, seni Allah'ın yolundan şaşırtıp-saptırırlar. Onlar ancak zanna uyarlar ve onlar ancak 'zan ve tahminle yalan söylerler" diye bildirerek çoğunluğa uymanın insanı yanılgıya düşürebileceğini haber vermiştir. Dolayısıyla bir fikri çok fazla kişinin savunuyor olması, o fikrin mutlak bir doğru olduğu anlamına gelmemektedir.
Bu sebeple insan her zaman için vicdanının sesini dinlemeli, çoğunluğun önkabullerine göre hareket etmekten vazgeçmelidir. Aksi durumda yanına çok sayıda insan toplayan her kişinin doğru yolda olduğu gibi çarpık bir mantık çıkacaktır ki bu, gerçekçi delillerin yerini haksız çoğunluğun alması anlamına gelir.
Kalabalığın etkisini bir güç olarak düşünen Firavun da Hz. Musa ile karşılaştığında aynı yöntemi bir baskı unsuru olarak kullanmak istemiştir. Hz. Musa Allah'ın varlığına dair apaçık delilleri göstermek üzere geldiğinde, Firavun tüm halkını toplayarak bir kalabalık oluşturmuştur.
Bunu yaparken ilk amacı kalabalık bir topluluk önünde galibiyet kazanmanın gururunu okşayacağını ve halk üzerinde olumlu bir etki yapacağını düşünmesidir. İkincisi ise kalabalığın gücünün, iman edenler üzerinde olumsuz bir etkisi olacağı gibi yanlış bir inanca kapılmasıdır. Aynı şey Hz. İbrahim'in putperest kavmi için de geçerlidir. Onun kavminin önde gelenleri de Hz. İbrahim'le konuşacakları zaman tüm insanları toplamışlardır. Ayetlerde şu şekilde buyrulmaktadır:
"Bizim ilahlarımıza bunu kim yaptı? Şüphesiz o, zalimlerden biridir" dediler. "Kendisine İbrahim denilen bir gencin bunları diline doladığını işittik" dediler. Dediler ki: "Öyleyse, onu insanların gözü önüne getirin ki ona (nasıl bir ceza vereceğimize) şahid olsunlar." (Enbiya Suresi, 59-61)
Aslında bu, inkar edenlerde genelde mevcut olan bir düşünce tarzıdır. İnkarcılar iman edenlerle karşılaştıklarında yalnız olmaktan, çevrelerinde kendi inkarlarına destek veren kişilerin bulunmamasından çok rahatsız olurlar. Her zaman kalabalık bir grupla beraber olmayı tercih ederler.
Ancak iman edenlerin tavrı Allah'ı dost ve vekil edinmelerinden ötürü hiçbir zaman, hiçbir koşulda sarsılmaya uğramadan mütevekkil olur. Allah inananların, sayıca kendilerinden çok daha fazla karşıtları olduğu zaman nasıl bir imani güç ile hareket ettiklerini şöyle haber vermiştir:
Onlar kendilerine insanlar "size karşı insanlar toplandılar, artık onlardan korkun" dedikleri halde imanları artanlar ve "Allah bize yeter, O ne güzel vekildir" diyenlerdir. (Al-i İmran Suresi, 173)
Kuşkusuz müminler, Allah'a olan bu teslimiyetleri ile kurtuluş bulacak olanlardır. Şeytanı ve inkarda önde gidenleri kendilerine dost edinenlerin cehennemdeki yakarışları ise, dünya hayatındaki haksız kalabalığın ne kadar yanlış bir yolda olduğunu insanlara açıkça gösterecektir. Çünkü o gün inkar edenler pişmanlık içinde yapayalnız bırakıldıklarını söyleyeceklerdir. O gün güvendikleri kalabalık onlardan uzaklaşacaktır:
İşte o gün, gerçek mülk, Rahman (olan Allah)ındır. İnkar edenler için oldukça zorlu bir gündür. O gün, zulmeden, ellerini (hınçla) ısırarak (şöyle) der: "Ah keşke, elçiyle birlikte bir yol edinmiş olsaydım," "Vah yazıklar bana, ne olurdu da filanı dost edinmeseydim." "Çünkü o, gerçekten bana geldikten sonra beni zikirden (Kur'an'dan) saptırmış oldu. Şeytan da insanı 'yapayalnız ve yardımsız" bırakandır." Ve elçi dedi ki: "Rabbim gerçekten benim kavmim, bu Kur'an'ı terkedilmiş (bir kitap) olarak bıraktılar." (Furkan Suresi, 26-30)
















